İçeriğe git


Resim

Gidalar Ve Sağlikli Beslenme


  • Please log in to reply
Bu konuya 9 yanıt gönderildi

#1 hançer

hançer

    Advanced Member

  • Yönetici
  • 28751 İleti

Yazma tarihi: 03 September 2012 - 07:20 AM

Beslenme
Sağlıklı beslenme bir bilimdir. Buradan sizlerle paylaştığımız yazı ve makaleler genel bir bakış oluşturmanızı sğalamak amacı ile hazırlanmıştır. Eğer kilo sorunlarınız oluyor ise ve bunlardan kurtulmak istiyorsanız, herşeyden önce beslenme rejiminizin yanlış olduğunu ve mutlaka sağlıklı bir beslenme rejimine geçmeniz gerektiğini düşünmelisiniz. Size bu konuda diyet ve beslenme uzmanları yardım edebilir.

Unutmayın, beslenme şeklinize belirli bir süre ara vermek ve rejim yaparak gerçek anlamda kilo veremezsiniz veya alamazsınız. Rejim süresi sonrasında eski sağlıksız beslenme rejiminize döndüğünüzde kısa zamanda kaybettiğiniz kilolar geri gelecektir.

Sağlıklı bir beslenme, sağlıklı besinlerin doğru miktarlarda alınması ile sağlanır.



Dengeli Beslenme
Tüm yiyecek ve içecekler hiçbir şekilde vücudumuz için gerekli bütün maddeleri içermemektedir. Bu nedenle yiyecekleri gruplandırmak ve ona göre hareket etmek gerekir. Yiyecek ve içecekler şu gruplardan oluşmaktadır:
Et, süt, ekmek ve tahıl, meyve ve sebze, şeker ve yağ grubu. Bu saydığımız tüm gruplar, insan organizması için gerekli olup, bunların dengeli olarak alınması çok önemlidir. Bu yiyeceklerden herhangi birinin daha çok veya daha az alınması, ilerde sağlık ve estetik sorununa sebebiyet vermektedir.

Birçok diyet programına göre, gelişi güzel yapılan kilo verme gayretleri neticesinde genellikle istenen sonuç alınamamaktadır. Söz konusu diyet programlarından sonra vücut açlık hissini devamlı hissettiğinden, kendi koruma mekanizmalarını harekete geçirerek, eski kilonun da üzerinde bir kiloya kadar kendini ayarlamakta ve diyet sonunda süratle o noktaya doğru kiloyu yönlendirmektedir. Bu sebepten, vücudun koruma mekanizmasını harekete geçiren ve vücudu devamlı aç bırakarak, metabolizmayı yavaşlatan ve yağ yakma sürecini pasif hale getiren beslenme programlarından kaçınmak gerekir.
Burada doğru olan uygulama vücudun bütün fonksiyonlarının normal çalışabilmesini sağlayıp, metabolizmayı koruyan ve yağların azaltılarak, kas hacmini arttıran yeni bir yaşam tarzına yönelmektir.
Beslenmemizde, temel gıdaları hiç ihmal etmememiz gerekmektedir. Bu konuda önemli olan yağ alımını yeterli ölçüde sınırlamaktır. Bugün dünyanın tüm gelişmiş ülkelerinde insanlar, günlük kalorilerinin %40-90’ını yağlardan almakta ve bu nedenle şişmanlık denilen sorunu yaşamaktadırlar.
Bu durumu dikkate alırsak, yağ alımınızı günlük kalori ihtiyacınızın %20-30’u civarında sınırlayarak, hiçbir sağlık sorunu olmadan kilo verme çabalarında sağlam adımlar atmış olursunuz.
Örneğin günlük yiyeceklerimiz içinde önemli bir yer tutan ve kilo aldırıcı hiçbir etkisi olmayan salatanın içine ilave edilen soslar, onu tam bir kilo aldırıcı yiyecek haline getirmektedir.
Bunun dışında akşamları içilen bir bardak içkinin yanında alınan yağlı kuruyemişler ortalama %75 yağ içerdiklerinden zayıflama diyetlerinin baş düşmanı olabilmektedirler. Örneğin bir avuç fıstık ortalama 400 kalori vermektedir. Halbuki kuruyemiş alırken yapılacak ufak bir ayarlama bu fazla kalori alma konusunu tamamen ortadan kaldıracaktır. Bunun yerine alınacak 3 adet kestanenin yağ oranı ise yağ oranı 1 gramdan az olup, kalorisi de yalnızca 66’dır.
Yine yeme alışkanlıklarımızdan olan pastadan vazgeçemiyorsanız, çikolatalı ve kremalı pasta yerine meyveli tart yiyerek bu damak tadınızı sağlayıp daha bilinçli hareket ederek yağların kalorisinden kurtulmuş olursunuz.
Şimdi sıra şekere gelmektedir. Bu da son derece dikkat edilmesi gereken bir maddedir. Günlük yiyeceklerimizde şeker ve benzeri gıdaları düşük oranda tutmak, kilo kontrol ve zayıflamada en önemli hususlar arasındadır. Fakat burada unutulmaması gereken nokta şudur; aynı miktarda alınan yağ, söz konusu şekerin iki mislinden daha fazla kalori vermektedir.
Burada çok önemli unsurlardan bir diğeri de lifli gıdalardır. Beslenmenizde lifli gıdalara önemli bir yer ayırırsanız sayılamayacak kadar çok fayda sağlamış olursunuz. Örneğin lifli gıdalar sizi birçok barsak hastalığından koruduğu gibi, kan şekerinin ve kolesterolünün de düşmesini sağlayarak önemli bir sağlık avantajı kazandırmaktadır. Ayrıca, lifli gıdaların çoğu sindirilirken verdikleri enerjiden daha fazlasını harcatmaktadır.
Dikkat çekici olan bir konu da ekmek hakkındaki yanlış inanıştır. Ekmek önemli bir tahıl grubu yiyeceği olup, sanıldığı gibi, yenmesinin kilo aldırma açısından bir riski yoktur. Yapılan diyetlerde, birçok kişi, ekmek yerine peyniri tercih etmektedir. Halbuki aynı miktardaki peynir, ekmeğe göre 5 kat daha fazla kilo aldırmaktadır. Ancak ekmek alımının da ölçülü, dengeli, kepekli ve koyu renk olması daha uygundur.
Pirinç, makarna, tahıllar, taneli yiyecekler, sebze ve meyvelerden oluşan ve hayvani yağları azaltılmış yiyeceklerden oluşturulan menü, yeterli kalori alımıyla uygulandığında ve yeterli ölçüde sıvı ile (En az iki litre) takviye edildiğinde, dengeli beslenme ve ideal bir yaşam tarzı için en önemli mesafeyi katetmiş ve bu noktadan itibaren fazla kilolarınızın atılması ve sağlıklı yaşam yolunda emin adımlar atmış olursunuz.
Yeme konusunda çok önemli bir diğer husus da yenen öğünlerin yeterince uygun miktarda olması ve vücuda açlık sinyalleri verdirilmemesidir. Aynı zamanda günlük öğün miktarı da en az 4-6 kez olmalıdır.



Kaynak: http://www.msxlabs.o...l#ixzz25NgYE8Ji

2zpt954.jpg

 

İthela naha miya,angala sa thalasa meğali

Na hanese opu ca pas kodamu nase pali.

 

İsterdim olsun bir deniz kadar büyük bir kucağım

Nereye gidip kaybolsan yine yanımda olasın.


#2 hançer

hançer

    Advanced Member

  • Yönetici
  • 28751 İleti

Yazma tarihi: 03 September 2012 - 07:22 AM

SAĞLIKLI BESLENME İÇİN İPUÇLARI






Sağlıklı Beslenme için İpuçları
Yaşamak için beslenmek şart. Bundan tat ve keyif almak da insanı insan yapan özelliklerin başında geliyor. Ancak sağlıklı bir yaşam için, sağlıklı beslenme en önemli koşul. Bunu başarmak da insanın elinde ve hiç zor değil. Yapılması gereken, bir kaç küçük ama önemli noktayı göz ardı etmemek ve sağlıklı bir yaşama doğru ilk adımı atmak.

İşte size bazı ipuçları...
· Besinlerden aldığınız enerji mutlaka dengeli olmalıdır. Bir günde alacağınız enerjinin %50-60’ı karbonhidratlardan (tahıllar), %30’u yağlardan, %10-15’i de proteinlerden (et ve süt ürünleri, kurubaklagiller) karşılanmalıdır.
· Taze besinler kullanılmadan önce çok iyi yıkanmalı ve kurullanmalıdır.
· Sebzeler ve meyvelr gerekli ise soyulmalı ve mümkün olduğunca kabuklu olarak ve çiğ, ya da az suda hafif pişmiş olarak tüketilmelidir.
· Yeşil sebzeler pişirilecekleri zaman kesilmeli ve mümkün olduğunca buharda pişirilmelidir. Kök sebzeler hafif tuzlu ve ancak üzerini örtecek kadar az suda pişirilmelidir.
· Ekmeği kızartmak ya da pastörize sütü kaynatmak, vitamin kaybına ve proteinlerin bozulmasına neden olur.
· Satın alacağınız ambalajlanmış gıdaların üzerindeki etiketleri mutlaka okuyunuz. Paketin üzerinde; içindekiler, kalori, mineral, vitamin ve besin içerikleri ile üretim ve son kullanma tarihleri yazmayan ürünleri almayınız.
· Yağlar yaşamak için ihtiyacımız olan 6 temel besin maddesinden biridir. Enerji verirler ve A,D,E,K vitaminlerinin vücudumuza alınarak faydalı olmasını sağlarlar.
· Yemek yaparken kızartma yerine fırın, ızgara, buğulama ve haşlama gibi yöntemleri tercih ediniz.
· Kuyruk yağı ve tereyağı gibi , et ve süt ürünlerinde bulunan hayvansal yağlar, doymuş yağlardır ve kandaki kolesterolü yükseltirler.
· Etlerin görünür yağlarını temizleyiniz. Tavuk ve balığın yağlı olan derisini yemekten kaçınınız.
· Yemeklerinizde tuz yerine taze doğal otları ve baharatları kullanmaya özen gösteriniz.
· Ayçiçek, mısırözü, zeytinyağı gibi bitkisel sıvı yağlarda ve margarinlerde bulunan doymamış yağlar, kandaki kolesterolü düşürürler.
· Beslenmenizde tereyağı yerine sıvı yağları ve doymamış yağlar açısından zengin margarinleri tercih ediniz. Çünkü, tereyağı kolesterol içerir, margarinler ise içermezler.
· Yarım yağlı veya yağsız süt ve süt ürünleri kullanınız.
· Yemeğe salata ya da deniz ürünleri gibi iştah açıcılar ya da sebzeli ve az yağlı, sıcak bir çorba ile başlayabilirsiniz. İçecek olarak su, soda, taze meyve suyu ya da düşük kalorili içecekler tercih ediniz.
· Porsiyonları mümkün olduğunca küçük tutunuz, az az, sık sık besleniniz.
bEkmek olarak mümkünse kepekli buğday ekmeğini tercih ediniz. Çünkü kepek bağırsakların daha düzenli çalışmasına yardımcı olur.
· Yemeği ağır tatlılar yerine meyve, komposto ya da hafif tatlılar ile tamamlayınız. Tereyağlı ve kremalı tatlıları tercih etmeyiniz.
· Kahvaltıya taze meyve ya da bir bardak portakal suyu ile başlayınız.
· Salam, sosis, sucuk gibi hayvansal yağlardan ve kolesterolden zengin gıdalardan kaçınınız.
· Günde en az 2 litre su içmeye gayret ediniz.
· Pizza yiyeceğiniz zaman mantarlı, yeşil biberli, soğanlı, domatesli ve peyniri azaltılmış olanları tercih ediniz.
· Sardalya, ton balığı, somon balığı, uskumru, midye, istiridyeve yengeç gibi deniz ürünleri, doymamış yağlar ve esansiyel yağ asitlerinden zengindir. Karides, kalamar ve ıstakoz ise yüksek oranda kolesterol içerir. Seçiminizi yaparken bunlara dikkat ediniz.
· Salatalar karbonhidrat, vitamin ve lif açısından zengin besinler olduğu için bol miktarda tüketilmelidir. Tatlandırmak için sos ve krema yerine çok az sıvı yağ, sirke ya da limon kullanınız.






Kaynak: http://www.msxlabs.o...l#ixzz25NhBvgjf

2zpt954.jpg

 

İthela naha miya,angala sa thalasa meğali

Na hanese opu ca pas kodamu nase pali.

 

İsterdim olsun bir deniz kadar büyük bir kucağım

Nereye gidip kaybolsan yine yanımda olasın.


#3 hançer

hançer

    Advanced Member

  • Yönetici
  • 28751 İleti

Yazma tarihi: 03 September 2012 - 07:23 AM


Sağlıklı ve Dengeli Beslenmenin En Kolay ve En Keyifli Yolu: Süt İçmek!
Sağlıklı bir yaşam için günde en az 3 bardak süt ya da bunun eşdeğeri sütlü ürün tüketmek gerekiyor. Yaş gruplarına göre, süt ve sütlü ürünlerin tüketimi değişse de, sütün insan yaşamındaki önemi hiç değişmiyor.
Süt ve sütlü ürünler, insan gelişimi açısından önemli yer tutuyor. Çünkü süt, bütün besin maddelerini, ayrıca yaşamsal işlevler için gerekli olan vitaminleri, enzimleri, antikorları ve daha birçok maddeleri bünyesinde yeter ve dengeli biçimde bulunduran tek gıda maddesi.

Hayatımızda İlk Tat, İlk Lezzet: Süt
· Hayata başladığımız anda tanıştığımız ilk tat süt, gerçek anlamda yaşamsal bir sıvı. Sütteki temel besin maddeleri protein, yağ, süt şekeri, mineral maddeler ve vitaminlerdir. 1 litre süt, çocuk ve yetişkinlerin günlük mineral madde ihtiyacının tamamını karşılayabilmektedir. Proteinlerin ya da protein karışımlarının beslenme açısından kalitenin ölçütü, aminoasitleri sayıca ve miktarca yeterli düzeyde içermesidir. Bu açılardan süt kusursuz bir gıdadır. Sütün içerisinde bulunan yağ çok zengin bir enerji kaynağıdır ve esansiyel yağ asitleri ile A, D, E, K vitaminlerini de barındırması açısından önemlidir. Ayrıca, süt eksikliği çok görülen B2 vitamini (ribuflerin) ve B12 vitamini için en iyi kaynaktır.
· Sütte bulunan süt şekeri (laktoz) enerji kaynağı olduğu gibi, laktozdaki galaktoz beyin ve sinir dokularının oluşumunda yer alan serobrisidlerin sentezi için gereklidir. Laktoz ayrıca kalsiyum ve potasyumdan yararlanma oranını da artırır. Süt, kemik ve diş oluşumunu kolaylaştıran, bağırsak floresini düzenleyen, kan basıncını düşürme özelliğine sahip süt şekerini ihtiva eden tek gıdadır.
· Sütün içerisinde organizmanın gelişimi açısından gerekli olan tüm mineral maddeler bulunmaktadır. Özellikle kalsiyum, fosfor, magnezyum kemik ve dişlerin oluşumunda önemli rol oynar.
· Süt kalsiyum açısından benzersiz bir gıdadır. Sütün kalsiyumu özellikle çocukların kemik ve diş oluşumlarında önemli rol oynar. Yetersiz kalsiyum alımı, 30-40 yıl sonra Osteoporosiz denilen kemik hacminin kaybına yol açar.
· 2 bardak sütteki kalsiyum oranına ulaşmak için 5 kg et, 2.6 ekmek, 6.3 kg patates, 8.5 kg elma, 1.6 kg marul, 1.7 kg havuç veya 0.2 kg peynir tüketilmelidir.
· 2 bardak süt vücudun ihtiyaç duyduğu kalsiyumun %75’ini, fosforun %60’ını ve iyotun %25’ini karşılamaktadır.
· Sütteki B grubu vitaminleri özellikle çocukların gelişimi açısından oldukça gereklidir.
· 2 bardak süt ile B2 ve B12 vitamin ihtiyacının %77’si karşılanabilmektedir.
· C vitamini süt dışında hiçbir hayvansal gıdada bulunmamaktadır ve 1 litre sütle ihtiyacın %30’u karşılanabilir.
· Aynı şekilde 1 litre sütle vücudun ihtiyaç duyduğu, yağda çözülen A vitamini %46 ve D vitamini de %22 oranında karşılanmaktadır.
· Süt proteinler bakımından zengin bir gıdadır. 1 litre süt 10-12 yaş grubuna kadar bireylerin günlük protein ihtiyacını fazlasıyla, daha yaşlı grupların ihtiyacını ise en azından yarı yarıya karşılayabilmektedir.
· Tüm bu yararlarına rağmen ülkemiz çok az süt tüketen ülkeler arasında yer almaktadır. Gelişmekte olan ülkelerde içme sütü tüketimi kişi başına yılda 150-200 litre olurken ülkemizde tüketim sadece 25 litredir. Bu miktarın ise yalnızca 5 litresi işlenmiş süt olarak yani pastörize veya sterilize süt olarak tüketilmektedir.
· Yetişkin beslenmesinde yapılan araştırmalar sütün bileşenlerinin (özellikle kalsiyum, vitamin A, riboflavin) sağlık için gerekli olduğunu göstermektedir. Yetişkinlerin, günde en az yarım litre süt içmeleri gerekmektedir.
· Kemiklerin gelişimi 18-20 yaşına kadar devam eder. Her gün içilen, en az 2 bardak süt kalsiyum ihtiyacınızı karşılar. 1-10 yaş arasındaki çocukların ise günde 800 mg’dan daha fazla kalsiyum almaları önerilmektedir.

Sokak Sütü Asla Kullanılmamalı!
Sütün yararlarının tüm dünyada bilinmesine rağmen Türkiye’de işlenmiş ve ambalajlanmış süt tüketimi, kişi başına yılda sadece 5 litre! Bu rakamla ülkemiz diğer Avrupa ülkelerinin çok gerisinde kalmaktadır. Türkiye’de işlenmiş ve paketlenmiş süt üretiminin olmadığı yıllarda Avrupa’da “açık süt” yasaklanmıştı.

Sokak sütünün (açık süt) su ve diğer katkı maddeleri içerdiği herkes tarafından bilinen bir gerçektir. Tüketicilerin çoğu bu gerçeği bilmelerine rağmen daha ekonomik olması nedeniyle sokak sütüne yönelmektedirler. Bu arada unutulmaması gereken en önemli nokta, hijyenik olmayan koşullarda üretilerek evimize gelen sütün içinde barındırdığı zararlı mikroorganizmaların evde kaynatarak yok edilemeyeceğidir.




Kaynak: http://www.msxlabs.o...l#ixzz25NhfXxQr

2zpt954.jpg

 

İthela naha miya,angala sa thalasa meğali

Na hanese opu ca pas kodamu nase pali.

 

İsterdim olsun bir deniz kadar büyük bir kucağım

Nereye gidip kaybolsan yine yanımda olasın.


#4 hançer

hançer

    Advanced Member

  • Yönetici
  • 28751 İleti

Yazma tarihi: 03 September 2012 - 07:24 AM


Organik Gıdalar Besin Bakımından Daha mı Zengin?
Doç.Dr. C. Kemal SÜMBÜL


Çağımızda modern tarım faaliyetleriyle, artan dünya nüfusunu besleyecek kadar gıda üretebilmek için birim alandan âzamî verim elde edilmeye çalışılmaktadır. Diğer taraftan, kaliteli gıda üretimi de önemli bir meseledir ve insanların bu konuya alâkası günümüzde daha da artmıştır. Geri kalmış toplumlarda insanların karınlarını doyuracak kadar gıda bulmaları çok mühimdir. Bunlar sadece açlıklarını giderme gayretinde olduklarından, onlar için gıdanın kalitesi, yani ihtiva ettiği protein, vitamin ve mineraller fazla bir önem taşımaz. Halbuki sanayileşmiş toplumlarda gıda bulamama diye bir endişe olmadığından, dikkatler, daha çok, gıdanın kalitesine ve sağlık açısından bir risk taşıyıp taşımamasına odaklanmıştır. Bu toplumlardaki insanlar için gıdanın muhtevası, insan için gerekli bileşenleri ne kadar ihtiva ettiği, zararlı kimyevî madde kalıntılarını bulundurup bulundurmadığı vs. çok önemlidir. Son yıllarda insanların bu merakına karşılık gıda üretiminde yeni bir terminoloji sık kullanılır olmaya başlamıştır: Organik tarım ve bunun ürünü olan organik gıda.

Organik tarım ve ürünleri
Organik tarım nedir ve organik gıdaların diğerlerinden farkı var mıdır? Organik gıdaların, atadan gelme ziraî usullerle elde edilen gıdalardan ne derece farklı olduğu, bilim câmiasında da tartışılmaktadır. Acaba organik tarımla üretilen gıdalar, ihtiva ettikleri besin değeri bakımından daha mı zengindir? Yoksa bunlar insan sağlığına zararlı maddeleri daha mı az bulundurmaktadır? İnsanlar bu gıdaları neden daha fazla talep etmektedir? Bu soruların cevabı, birkaç zâviyeden verilebilir.

Büyümenin kontrolünde rol alan maddelerin (hormonlar), sentetik gübrelerin ve pestisitlerin (haşerat öldürücüler), kullanılmadığı bir sistem olan organik tarım; toprağın verimliliğini muhafaza etmek, bitkiye gerekli maddeleri sağlayabilmek, zararlı böcekleri kontrol etmek, hastalıklarla ve yabanî otlarla mücadele etmek için mekanik ekimle beraber tohum değişimlerinin ve zararlılara karşı biyolojik mücadelenin uygulandığı, kontrollü şartlar altında sertifikalı üretimin yapıldığı bir ziraat şeklidir. Bu usuller kullanılarak yetiştirilen ürünlere 'organik ürün' denmektedir. Değişik ülkelerde bu konuda yönetmelikler çıkarılarak organik ürünlerin kontrollü şartlar altında yetiştirilmesi sağlanmaya çalışılmaktadır.

Bitki kaynaklı organik ürünler, kimyevî-sentetik pestisitler ve 'mineral gübre' olarak adlandırılan sun'î gübreler kullanılmadan üretilir. Yine organik tarımda kanalizasyon atıklarından elde edilen maddeler gübre olarak kullanılamaz. Organik tarımın yapıldığı bölgedeki çevrenin de temiz olması gerekir.

Organik tarımla ilgili kurallar, sentetik ilâçların ve sun'î gübrelerin kullanılmasını tamamen yasaklar. Bundan maksat, tabiatta cereyan eden ekolojik mekanizmalardan faydalanmaktır. Sun'î gübre kullanmak yerine, bitkiye besin kaynağı teşkil etmesi maksadıyla toprağın besinlerle zenginleşmesi için münavebeli değişik ürünler ekilir ve hayvan çiftliklerinden sağlanan tabiî gübreler kullanılır.

Batı toplumlarında yıllardan beri halkın bir kısmı organik tarım yapmakta ısrarcı olmuştur. Bunu daha çok küçük çapta dindâr toplulukların yaptığı görülmüştür. Bununla beraber, zamanla çevre kirliliğine olan hassasiyetin artması ve gelişen teknolojinin diğer menfî tesirlerinin görülmesiyle, pestisitler daha az kullanılmaya başlanmıştır. Diğer taraftan çevre kirliliğini önlemek için organik tarımın teşvik edilmesi de bir metot olarak kabul edilmiştir. 1990'lı yıllarda tüketicilerin organik ürünlere talebi artmıştır. Bu talep sebebiyle birçok çiftçi organik tarıma başlamıştır. Organik tarımın çevre koruma politikasında bir metot olarak kabul edilmesiyle, bilhassa Avrupa ülkelerinde organik tarımı geliştirmek için çiftçilere çeşitli teşvikler yapılmaya başlanmıştır. Böylece bu metotlarla elde edilen ürün veriminin, modern tarımla elde edilene yaklaşması da onu câzip hâle getirmiştir.

Organik gıdalarla ilgili farklı iki görüş bulunmaktadır. Birincisi, organik tarımı savunanlarca ileri sürülen, 'Organik gıdalar, modern metotla elde edilenlere göre insan sağlığı açısından daha faydalıdır.' görüşüdür. Bundan dolayı dünyada organik tarımla üretilen gıdaların miktarı artmaktadır. Meselâ, 1990 yılında Almanya'da toplam gıda üretiminin yaklaşık % 1'nin organik tarımla yapıldığı, Avrupa Birliği ülkelerinde 2000 yılına kadar organik gıdaların toplam üretim içerisindeki payının % 2,5 olduğu ve bu nispetin her yıl artmakta olduğu bildirilmiştir.

Bunun aksini ileri süren ikinci görüş sahiplerine göre ise, modern ziraatla elde edilen gıdalarla, organik gıdalar arasında önemli bir farklılık yoktur. Buna gerekçe olarak da organik ürünlerin yetersiz besin ortamında yetiştiği, hastalıklara karşı sun'î ilâçlar kullanılmadığından korumasız kaldığı, daha az protein, karbonhidrat ve vitamin ihtiva ettiği, bunun neticesinde de bitkideki savunmayla ilgili 'sekonder metabolit' olarak adlandırılan maddelerin miktarlarının arttığı ve bunun da insan sağlığına zararlı olduğu iddia edilmektedir. Bu durumda şu iki soru akla gelmektedir:

1- Organik ürünler; vitamin, mineral, sekonder metabolitler ve bazı besin elementlerini, modern metotlarla üretilenlere kıyasla fazla mı, yoksa az mı ihtiva etmektedir?

2- Bu sayılan maddeler insan sağlığına ne ölçüde faydalı veya zararlıdır?


Organik ve modern metotla elde edilen gıdaların mukayesesi
Tahıllarda yapılan araştırmalarda, mineraller ve B vitaminleri yönünden organik ürünlerle diğerleri arasında bir farklılık bulunmamıştır. Buğday ve çavdarda yapılan bir araştırmada, protein miktarının organik ürünlerde daha az bulunması şaşırtmıştır. Bu, unlu mamüllerde kullanılan buğdaylar için arzu edilmeyen bir durumdur. Sun'î gübre kullanılmasıyla bitkinin nitrat bakımından zenginleşeceği düşünüldüğünden, organik ürünlerdeki nitrat miktarının daha az olması sun’î gübrenin kullanılmamasına bağlanmıştır. Ancak C vitamini ile potasyum ve fosfor elementleri organik ürünlerde daha fazla bulunmuştur.
Bazı meyve ve sebzelerde A, B1 ve B2 vitaminleri bakımından yapılan karşılaştırmada her iki metotla yetiştirilen aynı ürünler arasında bir farklılık görülmemiştir. Ancak organik ürünlerde C vitamini miktarının fazla olduğu belirtilmiştir. Süt ve süt ürünlerinde yapılan araştırmalarda, alınan süt örneklerinin besin muhtevasının organik ürünlerle diğerlerinde aynı olduğu bulunmuştur. Ancak, 'klorlu hidrokarbon' olarak adlandırılan tarım ilâçlarının organik ürünlerde daha az olduğu belirtilmiştir. Modern ürünlerde bu ilâçların miktarlarının otoriteler tarafından belirlenen sınır değerlerinin altında olduğu, nitrat miktarının ise, organik ürünlerde daha fazla olduğu tespit edilmiştir. Bu durum çok az örnekte olduğundan bir genelleme yapılmasının zorluğu dile getirilmiştir. Hayvanlara verilen yemlere göre ürünlerinin bileşiminde farklılıkların olması tabiîdir. Yine farklı cins hayvanların sütlerindeki bazı maddeler farklılık göstereceğinden, aynı cins çiftlik hayvanlarından alınan örnekler üzerinde çalışmalar yapılmıştır.
Yumurtalarda da bazı maddeler tayin edilerek organik olarak üretilen yumurtalarla, diğerlerinin farklılığı araştırılmıştır. Serbest dolaşan tavuklardan alınan yumurta örneklerindeki protein ve karotenoidlerin (A vitaminin ön maddesi) kafeste tutulan tavukların yumurtalarındakinden daha fazla olduğu bulunmuştur. Organik tarımla üretilmiş yemlerle beslenen piliçler, modern yemlerle beslenenlere göre vücut ağırlığı ve sağlık bakımından bir farklılık göstermemiştir. Ancak bunlarda yumurtanın toplam ağırlığının ve sarısının daha fazla olduğu bulunmuştur. Bu farklılıklarla ilgili olarak, bitkinin yetiştirildiği ortam şartlarının, bitkinin besin muhtevasına ve topraktaki mevcut besin elementlerine nasıl tesir ettiği de araştırılmıştır. Genel olarak, bitkinin yetiştirildiği toprakta azot fazla ise, bitkinin protein miktarının arttığı, diğer elementlere göre özellikle fosfor daha az ise bitkinin şeker nispetinin arttığı bulunmuştur. Topraktaki potasyum miktarının bitkinin terkibine tesiri görülmemiştir. Bitkinin oksidatif stres yapan şartlara maruz kalması (tam güneş ışığı, susuzluk ve ot öldürücü ilâçların kullanılması vs.), bitkide C vitamini birikmesine yol açmaktadır. Böyle ortamlarda A vitamininin ön maddesi olan karoten azalma meyli göstermiştir.
Bitkinin terkibindeki sekonder metabolitlerin durumunu açıklayan çalışmaların sayısı çok azdır. Bu konuyla ilgili olarak karbon/azot (C/N) denge teorisi ortaya atılmaktadır. Buna göre, büyüme ortamındaki hazır azot, bitki tarafından kullanılarak azotlu bileşikler sentezlenir (alkoloitler, sekonder metabolitler ve proteinler). Eğer ortamdaki azot bitkinin büyümesi için sınırlı miktarda ise, bitki metabolizması da değişir ve bu defa karbonlu bileşiklerden nişasta ve selüloz, diğer azotsuz sekonder metabolitlerden de fenolik ve terpenik bileşikler yapılır. Bitkinin yetiştirildiği ortamdaki azot, azotlu bileşiklerin daha fazla sentezlenmesine yol açtığından bitkinin büyüyüp gelişmesiyle doğrudan ilgilidir. Bazı flavonoidler gibi bitkinin savunma mekanizmasıyla ilgili bileşikler, azotlu gübrelerin tesiri altında kalmamaktadır.


Sekonder metabolitler
Bitkide, insan sağlığına tesir eden bileşenlerin bazıları, proteinler, karbonhidratlar, vitaminler, mineraller ve sekonder metabolitlerdir. Bunlardan sekonder metabolitler dışındakilerin normal diyette asgari seviyede bulunmaları konusunda genel bir mutabakat vardır. Bu miktardan fazlası herhangi bir menfaat sağlamaz. Bununla beraber, bu bileşenlerin meyve ve sebzelerde tabiî olarak bulunan fazla miktarlarının pratik olarak insan sağlığına zararı da yoktur. Sekonder metabolitlerin durumu ise, çok farklıdır. Bu maddelerin yüksek dozunun insan sağlığına zararlı olabileceği belirtilmiştir. Organik tarımın aleyhinde olanlara göre, bu maddeler bitkide fazla birikerek, insan sağlığına zararlı olabilmektedir. Bunların hiçbirisinin uzun ve sağlıklı bir hayat için lüzûmlu olduğuna dâir bir bilgi de yoktur. Ancak bu maddelerin bitkiyi savunma gibi görevleri olduğu unutulmamalıdır. Zira hiçbir şey sebepsiz yaratılmamıştır. Bugün için görevlerinin ne olduğunun bilinmemesi, bunların gâyesiz ve fonksiyonsuz olduğu mânâsına gelmez.
Potansiyel zehir tesiri yapan toksik maddeler, bazı bitkilerin yaratılışlarında mevcuttur. Modern tarımı savunanlara göre çok eskiden beri insanlar bu maddeleri tükettikleri halde, bunların herhangi bir zararı olmamıştır. Kahve, biber, maydanoz, kırmızı turp, hardal vs. bunlara örnek gösterilebilir. Normal miktarda tüketildiğinde bitki menşe'li gıdalarda bulunan sekonder metabolitlerin insan sağlığına zararı yoktur. Bunların gıdalarda bulunmamasıyla, tüketicilerde hastalık meydana gelmez. Ancak hastalıkları önlemek veya tedâvi etmek için bu maddeler veya bunları ihtiva eden bitkiler kullanılabilir. Gerçekten günlük diyette meyve-sebzelerin artmasının, kanser, kalb-damar ve şeker hastalıkları gibi rahatsızlıklara yakalanma riskinin azalmasına vesile olduğu kabul edilmektedir.
Sanayileşmiş toplumlarda sekonder metabolitler, sebze ve meyvelerin besin değerini belirlemede önemli bir kriter olarak kabul edildiğinden, organik tarımla üretilen gıdalar modern tarımla elde edilenlere göre, sağlığa daha fazla destek sağlayıcı (en azından koruyucu hekimlik açısından) kabul edilmektedir. Ancak bu konuda şimdiye kadar yapılan çalışmalardan elde edilen verilere göre kesin bir şey söylemek zordur. Tatmin edici neticelere ulaşabilmek için, bu konuda daha çok araştırmaya ihtiyaç olduğu kanaati hâkimdir. Şimdiye kadar yapılan çalışmaların, iki ayrı teknikle üretilen gıdalar arasında, besin değeri bakımından farklılıkları ortaya koymak için yeterli olmadığı fikri yaygındır.
Bununla beraber yanlış intibaa da yol açmamak için şunu da belirtmekte fayda vardır: Yukarıda zikredilen bilgiler, sadece gıda maddeleri ve beslenme açısından organik ve modern tarım arasında dikkate değer bir fark olmadığını göstermektedir. Ancak başta haşerat öldürücü ziraî ilâçlar olmak üzere, ziraî mücadele ilâçlarının zararı hususundaki tartışmalar bu yazıya dahil edilmemiştir. Bitkilerdeki pestisit kalıntılarının yönetmeliklerde belirtilen en yüksek sınır değerlerini aşmadıkça, insan sağlığına menfî bir tesirinin olmayacağı; aştığı takdirde ise, zaten bunların insan gıdası olarak tüketilmesine izin verilmeyeceğinden, modern tarımla üretilen gıdaların bir sakıncasının olmayacağı fikri ileri sürülmektedir. Ancak bu konuda gıda kontrollerinin dikkatli ve yaygın yapıldığından emin olmak gerekmektedir. Ayrıca sınır değerlerin ne derece hassas tespit edildiği konusu da tartışmalıdır.





Kaynak: http://www.msxlabs.o...l#ixzz25NhuSdRH

2zpt954.jpg

 

İthela naha miya,angala sa thalasa meğali

Na hanese opu ca pas kodamu nase pali.

 

İsterdim olsun bir deniz kadar büyük bir kucağım

Nereye gidip kaybolsan yine yanımda olasın.


#5 hançer

hançer

    Advanced Member

  • Yönetici
  • 28751 İleti

Yazma tarihi: 03 September 2012 - 07:25 AM


Gıda Katkı Maddeleri
Prof.Dr. İ. Hakkı İHSANOĞLU
Yediğimiz bazı gıdaların içerisine nelerin katıldığını biliyor muyuz? Bu sorunun cevabını vermek gün geçtikçe zorlaşıyor. Halbuki, tüketicilerin gıdaları bizzat ürettiği veya üreticiden doğrudan aldığı zamanlarda bu gıdaların nasıl üretildiği belliydi. Gıdalar o zamanlar katkı maddesi (tuz, sirke gibi asırlardır kullanılanlar dışında) ihtiva etmiyordu. Günümüzde hem artan nüfus sebebiyle gıdaların daha büyük hacimde üretilmesi, hem de uzun süre dayanıklılık gerektirmesi gibi yeni üretim ve tüketim şartları, gıda katkı maddelerinin kullanılmasını zarurî kılmıştır. Gıda katkı maddeleri olmasa, ekmek kısa zamanda küflenir, tuz kümeleşir ve dondurma buz kristallerine ayrılırdı. Gıda sanayiinin gelişmesi, geçimini ziraatten sağlayanların nispeten azalması, çalışan kadın sayısının artması, beslenme alışkanlıklarının değişmesi, yemek hazırlamak için az zaman kalması veya az vakit harcama isteği gibi faktörler; yarı mamul veya mamul gıdaların üretilmesine, bu da gıda katkı maddelerinin kullanılmasına sebep olmuştur.

Gıda katkı maddesi nedir?
Gıda katkı maddeleri Türk Gıda Kodeksi Mevzuatı'nda şöyle tarif edilmektedir:
-Tek başına gıda olarak tüketilmeyen, ham gıda veya yardımcı gıda maddesi olarak kullanılmayan,
-Tek başına besleyici değeri olan veya olmayan,
-Seçilen teknoloji gereği kullanılan,
-İşlem veya imalat sırasında kalıntı veya türevleri mamul maddede bulunabilen,
-Gıdanın üretilmesi, tasnifi, işlenmesi, hazırlanması, ambalajlanması, taşınması, depolanması sırasında gıda maddesinin tat, koku, görünüş, yapı ve diğer hususiyetlerini korumak, düzeltmek veya istenmeyen değişikliklere engel olmak maksadıyla kullanılan maddelerdir.
Dünya Sağlık Teşkilatı (WHO) ve Gıda ve Tarım Teşkilatı'nın (FAO) ortak çalışmaları ile teşekkül ettirilen Birleşik Gıda Katkıları Uzman Komitesi (JECFA), gıda katkı maddelerinin güvenilirliği ile ilgili çalışmalar yapmakta ve bu maddelerle ilgili kuralları belirlemektedir. Bu kurallar ve vücut ağırlığı başına günlük izin verilen miktarlar, FAO ve WHO raporlarında yayımlanmaktadır. A listesi pozitif listedir. B listesinde değerlendirilmesi tamamlanmamış katkı maddeleri yer alır. C listesi ise, negatif listedir ve burada yer alan katkı maddelerine kullanma izni verilmez.
Katkı maddeleri incelenirken, uzun süren lâboratuvar çalışmaları gereklidir. Deney hayvanlarının hayat sürelerinin % 85'inde kanser, alerji ve benzeri tarzda etkilenmenin olmadığı günlük doz (etkisiz doz), hayvanın kilogram ağırlığı başına miligram olarak tespit edilir. Güvenlik faktörü dikkate alınarak insan vücut ağırlığının kilogramı başına bu miktarın % 1'i, günlük izin verilen miktar olarak kabul edilir. Sonraki çalışmalarda farklı neticelere ulaşılması halinde, katkı maddelerinin listelerdeki yerleri değişebileceği gibi, günlük izin verilen miktarları da azaltılıp çoğaltılabilir.
Gıda katkı maddelerinin kullanılmasında dozun miktarı ile ilgili iki görüş vardır:
1. Herhangi bir dozda kansere sebep oluyorsa, bu katkı maddesi gıdaya kesinlikle eklenmemelidir.
2. Lâboratuvar hayvanlarında yüksek dozda kansere sebep olabilen maddeler uygun miktarlarda emniyetli iseler, katkı maddesi olarak kullanılabilir. 'Her madde zehir tesiri yapabilir. Zehirli olanla olmayanı ayıran, dozdur.' gerçeğinden hareketle, ikinci görüş ilk anda daha geçerli gibi görülüp bugün mecburen tercih edilse de, hakikate çok uygun değildir.
Aslında yukarıda belirtilen 'etkisiz doz' kavramı, üzerinde önemle durulması gereken bir husustur. Çünkü vücuda giren her madde belli reaksiyonlara girmekte, metabolize edilmekte, depolanmakta, parçalanmakta veya parçalanma ürünleri daha da zararlı hâle gelebilmektedir. Bu parçalanma ürünlerini insan sağlığı hususunda zararlı kabul etme sınırlarını tespitteki ilmî kriterler ise izafidir. Araştırmacılar, insana göre çok kısa ömürlü olan model canlılar üzerinde yaptıkları deneylerle, ancak kısa vadedeki asgarî ve azamî risk seviyelerini belirleyebilmektedir. Lâboratuvar hayvanlarının belli miktarını öldüren dozun üzerini zararlı kabul edip, daha az ölümlerin zararsız kabul edilmesi gibi bir mantık, insan hayatı söz konusu olduğunda çok zayıf kalmaktadır. Dolayısıyla bu minimum doz ve risk alma sınırını belirleyen, ülkelerin maddî güçleri, insan anlayışları, inanç ve değer hükümleridir. Bir insanının bile ölmesini istemeyen ülkeler, bu dozun sınırını çok aşağıda tutmakta veya bu maddeyi hiç kullanmamaktadır.
Milletler arası kuruluşlarca kabul gören katkı maddesine bir numara verilir. Avrupa Birliği'nde kullanılmasına izin verilen katkı maddelerinin numaralarına E kodu eklenmektedir. Mesela, 621 numaralı gıda katkı maddesi (monosodyum glutamat) Avrupa Birliği Kodeksi'nde E621 olarak isimlendirilir. Ülkemizde de aynı isimlendirme kullanılmaktadır. Ülkeler katkı maddelerine sınırlamalar getirebilir. Aroma maddelerine E kodu veya numara verilmemiştir. Çünkü bu grup çok geniştir. Türk Gıda Kodeksi'nde izin verilen yaklaşık 340 gıda katkı maddesi varken, aroma maddelerinin sayısı 1.700 civarındadır.
Katkı maddelerinin üretilmesinde kullanılan maddeler, geniş bir yelpaze teşkil etmektedir. Bazı katkı maddeleri tabiî kaynaklardan elde edilir. Bitkilerden yapılan katkı maddeleri olduğu gibi (lesitin soya fasulyesi ve mısırdan elde edilir), sadece hayvanlardan ve hayvan artıklarından elde edilen katkı maddeleri de vardır. Jelatin (E441) domuz, sığır veya diğer hayvanların kemik ve deri artıklarından; karmin (E120) kırmızı bitten; şellak (E904) yine bir bit türünden; kasitin (E920) insan, at veya domuz kılından; rennin, sığır veya davar midesinden; pepsin, domuz midesinden elde edilmektedir. Gliserin (E475), lesitin (E322), mono ve digliseridler (E471), betakarotenler (E160), benzoik asit (E210) gibi katkı maddeleri ise, hayvan ve bitki artıklarından veya sentetik olarak üretilebilmektedir. Katkı maddesinin tabiî veya sentetik olarak elde edilmesi, sağlık açısından güvenilir olup olmadığını göstermez. 1995'te yürürlüğe giren yönetmeliğin ilgili maddesinde katkı maddesinin kaynağı hayvanlar ise, hayvan cinsinin belirtilmesi şartı getirilmiştir. Buna rağmen, Almanya'dan ithal edilen jelatinlerin üretimini yapan firmalar, kesimhanelerden hayvan artıklarının, domuz da dahil, karışık geldiğini belirtmektedir. Bu şekilde üretilip paketlenen jelatinler, daha sonra yapıştırılan "Sığır jelatinidir." etiketiyle Türk gümrüklerinden geçirilebilmektedir.

Gıda katkı maddeleri niçin kullanılır?
Gıda katkı maddelerinin kullanılma sebepleri çok fazladır:
- Gıdanın besleyici değerini korumak, dayanıklılığını artırmak, raf ömrünü uzatmak,
- Gıdanın doku özelliklerini iyileştirmek,
- Gıdanın lezzetini ve rengini çekici hâle getirmek ve korumak,
- Gıdanın işlenmesi sırasındaki teknolojik zaruret,
- Gıdada mikroorganizmaların gelişmesini önlemek,
- Gıda çeşitliliği sağlamak.
Gıda katkı maddelerini kullanılma sebeplerine göre dört grupta toplayabiliriz:
1. Koruyucular: Besinleri bakteri, küf, maya bozulmalarından korumak, raf ömrünü uzatmak maksadıyla kullanılır.
a. Antimikrobiyaller: Nitrit, nitrat, benzoik asit, propionik asit, sorbik asit, kükürt dioksit.
b. Antioksidanlar: C vitamini, BHA, BHT, gallatlar.
2.Gıdanın dokusunu, hazırlanma ve pişme özelliğini iyileştirenler:
a. Asitliği düzenleyiciler: Besinin pH'ını ayarlamak için kullanılır. Bunlar pH'ı düşürerek, besinde bakteri öldürücü ve bakteri üremesini durdurucu tesir de gösterebilir.
b. Topaklanmayı önleyenler (Silikat, magnezyum oksit, magnezyum karbonat): Bunlar tuz, pudra şekeri, süt tozu gibi toz halindeki karışımların akabilme özelliğini korumak, topaklanmasını önlemek için kullanılır.
c. Emülgatörler (Lesitin, mono ve digliseritler): Yüzey gerilimini azaltarak su ve yağın birbirine karışmasını ve homojen dağılmasını sağlamak için kullanılır.
d. Stabilizatörler (kıvam artırıcılar, tatlandırıcılar): Su ve yağın yeniden ayrılmasını önlemek için kullanılır.
e. Mayalanma sağlayıcılar.
f. Nem ayarlayıcılar.
g. Olgunlaştırıcılar.
h. Ağartıcılar, dolgu maddeleri, köpük ayarlayıcılar, parlatıcılar.
3. Aromayı ve rengi geliştiriciler: Bunlar aromayı daha cazip hâle getirmek, orijinal aromayı korumak, düzeltmek veya artırmak için kullanılır. Lezzetin iki bileşeni tat ve koku olduğu için, aroma maddeleri, lezzeti de artırır. Renklendiriciler; işleme ve depolama sırasında kaybolan tabiî rengi yeniden kazandırmak, zayıf olan rengi kuvvetlendirmek, gerçekte renksiz olan besine renk vermek, düşük kaliteyi gizleyerek tüketici takdirini kazanmak düşüncesiyle katılır. Bunların katılmaması sağlığımız için daha faydalı olacakken, sadece vitrin ve göz zevki için insanlar bu maddeleri almaya itilmektedir.
a. Lezzet artırıcılar: En çok kullanılan lezzet artırıcı madde, monosodyum glutamattır.
b. Lezzet vericiler: Aromalar.
c. Renklendiriciler: Tartrazin, indigotin.
d. Sun'î tatlandırıcılar: Aspartam, sakarin.
4. Besin değerini koruyucu, geliştiriciler:
a. İşleme sırasında kaybolan besleyici unsurları yerine koyma: B1, B2, niasin gibi vitaminler
b. Diyette eksik olabilecek besin unsurlarını ekleme: A, D vitaminleri.

Gıda katkı maddelerinin bir kısmı bazı hastalıkları tetikleyebilir mi?
Bazı gıda katkı maddelerinin sebep olduğu düşünülen sağlık problemleri şunlardır:
- Dikkat eksikliği bozukluğu, hiperaktivite sendromu... Bu teori 1970'li yıllarda popüler olmasına rağmen, genetik farklılık ve yatkınlıklar dikkate alınmadan yapılan kontrollü çalışmalar sonunda gıda renklendiricilerinin çocuklarda hiperaktiviteye veya öğrenme bozukluklarına sebep olduğuna dair bir delil bulunamamıştır.
- Alerji,
- Astım,
- Davranış bozuklukları,
- Baş ağrısı, migren,
- Cilt problemleri: egzama, kurdeşen,
- Uyku problemleri.
Nitrit ve nitratlar (E250, E251), kansere sebep olan nitrozaminleri oluşturur. Ayrıca bunlar kanın oksijen taşıma kapasitesini azaltır. Bazı araştırmacılar, sucuk ve salam gibi işlenmiş et ürünlerinde nitrit kullanılması yasaklanırsa, pek çok et ürününün piyasadan kalkacağını, dolayısıyla hayvan üreticisinin, et teknolojisinin, insan beslenmesinin ve genel ekonominin önemli ölçüde zarara uğrayacağını iddia etmektedir. Nitritsiz üretilecek et ürünlerinin kötü renkte ve lezzetsiz olacağı, dayanma sürelerinin azalacağı ve dolayısıyla gıda zehirlenmeleri yoluyla sağlık problemleri ortaya çıkacağı endişesi duyulmaktadır. Nitrit kalıntısını ve nitrozamin oluşmasını azaltacak metotlar araştırılmaya başlanmıştır. Tokoferoller, askorbik asit ve lâktik asit, bakterilerin nitrozamin oluşumunu azaltmaktadır. Ülkemizde 1970'li yıllarda yapılan çalışmalarda, işlenmiş et ürünlerinde izin verilenin çok üzerinde nitrit kullanıldığı tespit edilirken, son çalışmalarda daha iyi sonuçlar alınmıştır. Nitrat ve nitritler bazı bünyelerde baş ağrısı ve kurdeşene sebep olabilir.
Astım, deri döküntüsü ve hiperaktiviteye sebep olabilen bir diğer koruyucu katkı maddesi benzoik asittir. Türkiye'de üretilen bazı meyve sularında benzoik asit miktarının izin verilen değeri aştığı tespit edilmiştir.
Sülfitler; çeşitli alerjik reaksiyonlara, ayrıca kurdeşen, göğüste sıkışma, karında kramp, ishal, kan basıncı düşmesi, halsizlik gibi durumlara yol açar. Birçok restoranın salata soslarında yüksek miktarda sülfit mevcuttur.
Sık kullanılan bir sun'î tatlandırıcı olan aspartam; hassas kişilerin göz kapaklarında, dudak, el veya ayaklarında şişmeye sebep olabilir. Ancak, bunların görülme sıklığı azdır.
Monosodyum glutamat, özellikle Uzak Doğu ve Türk mutfaklarında değişik gıdalarda lezzet artırıcı olarak kullanılır. Fazla miktarda monosodyum glutamat alınmasıyla oluşan reaksiyona "Çin Restorantı Sendromu" denir; bu, baş ağrısı, bulantı, ishal, terleme, göğüste sıkışma ve boyun arkasında yanmaya sebep olur.
Renklendiriciler hassas kişilerde deri döküntüleri ve astım gibi alerjik reaksiyonlara yol açabilir. Ülkemizde yapılan bir çalışmada incelenen 25 şekerleme örneğinin 11'inde izin verilmeyen renklendiricilere rastlanmıştır.

Katkı maddeleri çocuklarımıza nasıl tesir ediyor?
Çocuklar, vücut ağırlığına göre, daha fazla enerji ve gıdaya ihtiyaç duyar. Bazen çocuklar belirli gıda maddelerini çok tüketir, bunun neticesinde enerji ihtiyaçlarını karşılarken daha fazla miktarda katkı maddesi alabilir. Dolayısıyla ebeveynlere, çocuklarını, içinde katkı maddesi bulunan gıda maddelerini aşırı tüketmelerini engelleme hususunda çok iş düşmektedir.

Tüketici olarak ne yapmalıyız?
Gıda katkı maddeleri, bunları üreten sanayiciler için pek çok fayda sağlarken, tüketicileri ise sağlıklarından endişeye düşürmektedir. Bu endişelerin kaynağı, üreticiler ve kontrol mekanizmalarındaki bilgisizlik, sorumlulardaki gevşeklik ve insanlardaki ahlâkî zaaflara bağlı istismarın yaygınlığıdır. Meselâ, birçok ürünün ambalajındaki bilgilerle, ürünün terkibi birbirini tutmayabilmektedir. Bu endişeler sebebiyle insanlar; sıklıkla tabiî gıdaları, kimyevî katkılar ve koruyucular ihtiva eden gıdalara tercih etmek istemekte ve daha besleyici, daha elverişli, taze, güvenli gıdalar istediklerini belirtmektedir. Oysa bu hususiyetler, gıdaların hemen kullanılmadığı takdirde katkı maddeleri ihtiva etmesini de gerektirmektedir. Mevcut hayat tarzı, ekonomik sistem, teknolojik ve sosyal yapı sürdürüldüğü müddetçe, katkı maddelerinden tamamen kaçınmak neredeyse imkânsız hale gelmiştir. Ancak bunları az zarar görecek şekilde kullanmayı mümkün kılan bazı stratejiler geliştirilebilir:
1. Gıda katkı maddesi ihtiva etmeyen ve bunu etiketinde belirten gıdalar tercih edilebilir. Bütün çeşitlerde değilse bile, bu, bazı gıdalarda sağlanabilir. Meyve nektarı veya suyu yerine, meyve; sucuk, sosis, salam yerine de işlenmemiş et tercih edilebilir.
2. Gıda katkı maddesini en az ihtiva eden yiyecekler tercih edilebilir. Aynı cins ürünlerin (meselâ meyve suları) katkı maddesi muhtevalarının farklı olduğu görülecektir. Birçok ülkede tüketicinin katkı maddesi bulundurmayan (veya daha az bulunduran) gıdaları tercih etmesi, üreticileri daha az katkı maddesi kullanmaya sevk etmiştir. Hattâ bazı ülkelerde hiç katkı maddesi ihtiva etmeyen veya en azından tartışmalı katkı maddelerini ihtiva etmeyen gıdalar üreten firmalar kurulmuştur. Ülkemizde de zaman içerisinde katkı maddelerine karşı şuurlanma olursa, bu, üretici firmalara olumlu yansıyacaktır.
3. Zararsız katkı maddeleri belirlenip bunları ihtiva eden gıdalar tercih edilebilir.
4. Dinimizin bize kazandırdığı "Şüpheli şeylerden kaçınınız." prensibi gereğince, şüpheli katkı maddeleri belirlenip, bunlardan kaçınılmaya çalışılır veya bunları en az ihtiva edenler tercih edilebilir.
Gıda katkı maddelerinin insan sağlığına en az zarar verecek şekilde üretilmesi ve tüketilmesi süreçleri; üretici, tüketici ve devlet işbirliğini gerektirmektedir. Üreticiler; otokontrole, ürettikleri besinin kalitesini üretim aşamalarında ve satışa sunmadan önce kontrol etmeye önem vermelidir. Bu mevzuda şuurlanmış tüketici, hem üreticiyi doğru gıda katkı maddesi kullanılması konusunda, hem de devleti müessir şekilde kontrol hususunda daha duyarlı hâle getirecektir. Devlet de böyle bir kontrol mekanizması kurmalı, üreticilerin otokontrolünü teşvik etmeli, analiz usullerini standartlaştırıp, bunları denetlemeli ve gıda katkı maddesi analizi yapacak lâboratuvarları geliştirmelidir.




Kaynak: http://www.msxlabs.o...l#ixzz25Ni8KOKF

2zpt954.jpg

 

İthela naha miya,angala sa thalasa meğali

Na hanese opu ca pas kodamu nase pali.

 

İsterdim olsun bir deniz kadar büyük bir kucağım

Nereye gidip kaybolsan yine yanımda olasın.


#6 hançer

hançer

    Advanced Member

  • Yönetici
  • 28751 İleti

Yazma tarihi: 03 September 2012 - 07:26 AM


Bal Arısına İlham Edilen Arı Sütü
Prof.Dr. Mehmet CİHANOĞLU
Bal arısı, Kur'ân-ı Hakîm'de adına müstakil bir sûre (Nahl) bulunan ve mükemmel hususiyetleriyle âdeta apaçık mucize olan bir hayvandır. Adı geçen sûrede; "Rabb’in bal arısına ilham etti ki: "Dağlardan, ağaçlardan ve (insanların) kurmakta oldukları çardaklardan evler (kovan) edin. Sonra her çeşit meyveden ye de Rabbi’nin (sana) kolaylaştırdığı (ve ilham ettiği san'atı yayma) yollarına gir. Onların (o arıların) karınlarından, renkleri muhtelif içecekler çıkar ki, onda insanlar için şifa vardır. Şüphesiz ki, bunda tefekkür eden bir topluluk için (Allah'ın varlığına ve birliğine) kesin bir delil vardır." buyurulmaktadır. (Nahl, 68-69)

Arıya başta bal olmak üzere her biri ayrı ayrı şifa hazinesi olan muhtelif kimyevî maddeleri sentezleme kabiliyeti verilmiştir. Bal arısı denince akla daha çok bal gelmektedir. Oysa arıya yapması için ilham edilen, sadece bal değildir. Son on yılda yapılan çalışmalarda balın dışında polen, arı sütü, arı zehiri, balmumu ve propolis denen maddeler de bal arısının ürünleri arasında sayılmaktadır.

Arı sütünün hikâyesi

Arı sütü, genç işçi bal arılarının yutak altı ve alt çene bezlerinde ürettirilen ve salgılanan bir maddedir. Genç lârvaların ve erişkin kraliçe arıların temel gıda kaynağıdır. İşçi arının kraliçe (bey) arıya dönüşmesi için onun vücudunda harika değişiklikler meydana getirmeye sebep olacak şekilde ayarlanmış çok hususî bir gıdadır. Aynı soydan gelen işçi arılar ile kraliçe arılar arasında genetik olarak bir farklılık olmadığı halde, arı sütüne verilen özellik sebebiyle kraliçe arı farklılaştırmaktadır.

İşçi arılar, arı sütü yapımında hammadde olarak kullanmak üzere, büyük miktarda polen ve Resmi ekleyennektar yer. Müteakiben arı sütünü yutak bezlerinden salgılar. Arı sütü, kraliçe olmak üzere programlanmış genç lârvalara, işçi arılar tarafından doğrudan yedirilir. Sevk-i İlahî ile kraliçe arı lârvası, bu diyete başladıktan hemen sonra daha büyük, daha üstün bir arıya (erişkin kraliçe arı) dönüşür. Bu metamorfoza sebep olmak üzere çeşitli vitamin ve hormonlara ait program kraliçe adayı lârvada mükemmel bir şekilde çalışmaya başlar. Bu harika mekanizmanın hiçbir kademesinden haberi olmayan arı, sadece kendisine ihsan edilen arı sütünü yemekle meşgul olur.

Kraliçe arı ile işçi arılar arasında yapı ve şekil bakımından önemli farklar vardır. Her arının yapacağı işi bilen Rabb'imiz, onlara ihtiyaçlarına göre organ bahşetmiştir. İşçi arıda çalışma ile ilgili organlar (polen sepetleri, daha güçlü alt çeneleri ve yutak altı bezi ve balmumu bezleri) yaratırken, kraliçe arıda çok hızlı çalışan üreme organları yaratmıştır. Bunlara ilâve olarak işçi arı ortalama 21 günde; kraliçe arı 15,5 günde gelişmesini tamamlar. Kraliçe arı % 40 daha büyüktür ve ağırlığı % 60 daha fazladır. Hayat süresi açısından ortalama olarak kraliçe arı, 5-7 yıl; işçi arılar ise, 7-8 hafta yaşar. Davranış itibariyle kraliçe arı bir günde birkaç bin, hayat boyunca ise 3 milyon yumurta üretir. İşçi arılardan farklı olarak kraliçe arı, arı kovanındaki diğer faaliyetlere iştirak etmez.

Arı sütünün özellikleri

Arı sütü; su nispeti yüksek, lâpa-jel kıvamında, homojen bir maddedir. Sarı beyazımsı renktedir. Keskin kokuludur ve ekşi bir tada sahiptir. Yoğunluğu 1,1 g/cm3'tür. Suda kısmen çözünür. Oda sıcaklığında veya buzdolabında 5 °C'de depolandığında daha akıcı hale gelir. Depolanmış arı sütünde parçacıkların çökmesine bağlı olarak gravürler meydana gelir.
Azotlu maddelerin ortalama % 73,9'u proteinlerdir. 6 temel proteinin 4'ü glikoprotein yapısındadır. Amino asitlerin hepsi insan için temel (vücutta üretilmeyip dışardan almak zorunda olduğumuz) olup, toplam 29 amino asit ayırt edilmiştir. Arı sütünde ayrıca kollagen ve gamma globulin (bağışıklık sisteminin anahtar bir elemanı), glukoz oksidaz, fosfataz ve kolinesteraz gibi enzim ve insülin benzeri bir madde de bulunmaktadır. Bütün şekerlerin % 90'ını fruktoz ve glukoz teşkil eder.

Yağ terkibinin % 80-90'ı serbest yağ asitleridir. Bu moleküller, arı sütünün yaratılışındaki harika biyolojik özelliklere sebep olan, çoğu kısa zincirli hidroksi yağ asitleridir. Arı sütünün terkibinde bulunan esansiyel (temel) yağ asitleri kandaki kolesterol seviyesini düşürecek hususiyette yaratılmıştır.

Arı sütünün toplam mineral muhtevası, taze ağırlığının yaklaşık % 1'i veya kuru ağırlığının yaklaşık % 2-3'üdür. Temel minerallerden, K, Ca, Na, Zn, Fe, Cu ve Mn vardır. Arı sütü, vitaminler açısından oldukça zengin olup B1, B2, B3, B5, B6 ve H vitamini ihtiva etmektedir. C vitamini eser miktarda bulunur, A, D, E ve K vitaminleri ise bulunmaz.
Arı sütünün tonik tesirli (zindelik ve kuvvet ilâcı) olduğu, iştahı ve kan basıncını düzenlemeye vesile olduğu, dolayısıyla hipertansiyon ve hipotansiyonda faydası olabileceği, aneminin (kansızlık) düzelmesine, kan yağlarını düşmesine, damar sertliğinin azalmasına, gribin tedavisine sebep olduğuna dair tespitler mevcuttur. Ayrıca bu harika maddeye verilen hususiyetlerden bazılarının, cilt kırışıklıklarına engel olduğu ve yağ bezleri salgısının normale dönmesinde de faydası olduğu anlaşılmıştır.

Arı sütü ile ilgili yapılan çalışmalar

Arı sütü ile ilgili olarak çok sayıda ilmî makale yayımlanmıştır. Son 10 yıla ait olan bu çalışmaların çoğu, Japonya, Çin, Almanya ve Çekoslovakya kaynaklıdır.
Arı sütü farelere 3 g/kg/gün gibi yüksek dozlarda enjekte edildiğinde bile, zehirleyici tesir göstermez; mutasyonlara da sebep olmaz. Arı sütünün antibakteriyal, fungisidal (bakteri ve mantar üremesini durdurucu) ve antiviral tesiri vardır. Bakterilerden e.coli, salmonella, proteus, basillus subtilis ve s.aureus'a karşı tesirli olduğu gösterilmiştir. Arı sütündeki güçlü antibakteryel proteine "royalisin" adı verilmiştir. Ağızdan veya parenteral (kas içi veya damar içi) yoldan kullanılabilir ilâç haline getirilmiştir. Cilde de uygulanabilir.

Arı sütünün tavuk, bıldırcın ve tavşanlarda üremeyi artırıcı tesirleri olduğu bildirilmiştir. Tavşanlara verilen 100-200 mg/kg arı sütü ile takviye edilmiş normal bir diyetle onların doğurganlık ve cenin gelişmelerinde artma görülmüştür. Diyetin yüksek dozlarda (0,2 g) liyofilize (dondurularak kurutulmuş) arı sütü ile takviyesinden sonra Japon bıldırcınları daha erken olgunluğa ulaşmış ve daha fazla yumurtlamıştır. 5 mg arı sütü /kg gıda olarak kullanıldığında, yumurta üretimi, fertilite (doğurganlık) ve kuluçkadan çıkan civciv sayısı artmıştır.

Farelerin büyüme hızları günlük l g/kg gıda arı sütü alımı ile az miktarda artmıştır; fakat daha yüksek dozlarda ağırlığı azalmıştır. l kg gıdaya 5 mg arı sütü takviyesi yapıldığında; tavuk, keklik ve sülünlerde ağırlık artışları bildirilmiştir. Farelerde ise, mide içine doğrudan 10, 20 veya 40 mg arı sütü enjekte edildiğinde ağırlık artışı gözlenmiştir.
7 günlükten daha küçük olan buzağılara 0,02 g arı sütü verilmesi (kontrol grubuna göre 6 ay sonra) % l1 -13 daha fazla ağırlık kazandırmıştır. Tedavi edilen buzağıların ölüm oranının daha düşük ve enfeksiyonlara daha dirençli olduğu görülmüştür.

Arı sütü damar içi enjeksiyonu tansiyonun düşmesine sebep olur. Ağızdan alındığında kan şekeri seviyesini yükseltebilir. Kedilere enjekte edilen küçük dozlar hemoglobin ve eritrosit (alyuvar) sayısını artırmış, farelerde 10 mg/kg’lık tekrarlanan dozlar motor aktivite ve kilo kazancını uyarmıştır. Bununla birlikte farelerde 100 mg/kg'lık tekrarlanan dozlar kilo kaybına ve beyin hücre metabolizmasında bozulmaya yol açmıştır. Bir çalışmada koyunlarda arı sütü + progesteron tedavisi ile yumurtlama hızının ve doğurganlığın kontrol grubuna göre arttığı bulunmuştur.

Arı sütü, denek olarak kullanılan ateroskleroz (damar sertliği) oluşturulmuş tavşanlarda kan plazmalarında kolesterol ve trigliserid seviyelerini, arter duvarındaki kolesterol birikintilerini azaltır. Normal tavşanlarda ise, kan plazmasının yağ seviyelerine tesir etmez. Yüksek kolesterollü diyetle beslenen hayvanlarda, kandaki kolesterol mikarını azaltabilir. Tavşanlarda cilt yaralarının ve kemiklerin iyileşmesini hızlandırdığı görülmüştür. Farelerde antienflamatuar (iltihap giderici) tesir gösterir. Şeker hastalığı oluşturulmuş denek farelerde, yara iyileşmesini hızlandırdığı, tümör hücre kültürlerinde inhibitör (durdurucu) tesiri müşahede edilmiştir. Koruyucu ve tedavi edici olarak farelerde tümör büyümesini (özellikle sarkom gibi yavaş büyüyen tümörleri) durdurmaktadır.
Farelerde büyük dozlarda arı sütü kullanıldığında, ölüm oranı yüksektir. Daha küçük dozlarda strese sebep olur, fakat öldürücü değildir. Mide-bağırsak ülserlerine, böbrek üstü bezlerinde ve lenfatik dokularda büyümeye sebep olabilir.
Arı sütünün ışınlanmış farelerde makrofajların ve kan yapıcı kök hücrelerinin aktivasyonu yoluyla kan yapımındaki bozukluğa ve iç iltihaplara karşı koruyucu aktiviteye sahip olduğu da gösterilmiştir.

Arı sütünün insanlara tesirleri

Arı sütünün kan yağları yüksek insanlarda, serum yağ seviyelerinde azalmaya sebep olduğu gösterilmiştir. Çukurova Üniversitesi Ziraat ve Tıp Fakültelerinde, Kaftanoğlu ve Tanyeli tarafından yapılan bir araştırmada "lösemi, lenf bezi kanseri ve karaciğer kanseri" olan ve 4-7 yaşları arasındaki sekiz çocukta, tedavi ile beraber l g/gün olarak kahvaltıdan önce ağızdan verilen arı sütü ile yapılan takipte, kanda lökosit (beyaz küre), parçalı lökosit ve lenfositlerin dikkati çekecek derecede arttığı, çocukların genel durumlarının düzeldiği ve kilo aldığı bildirilmiştir.

Yamada ve arkadaşları, arı sütünün insan lenfositlerindeki immünglobülin (Ig) yapımını uyardığını ve meme kanserli hastalarda IgM ve IgG'yi artırdığını göstermişlerdir. Japonya'da National Fisheries Üniversitesi’nden Nagai ve arkadaşları, bal arısı ürünlerinden "bal, arı sütü ve propolis"in antioksidan tesirini araştırmışlar, bu tesirin saf bal ve propoliste, arı sütüne göre daha fazla olduğunu, hücre için toksik olan serbest radikallerin (süper oksit radikali gibi) uzaklaştırılmasında ise, propolis ile arı sütünün en tesirli olduğunu göstermişlerdir.

Japon araştırmacı Oka ve arkadaşları bir çalışmada farelerde 1 g/kg dozda ağızdan verilen arı sütünün tesirlerini inceleyerek, neticede arı sütünün mast hücrelerinden antijene spesifik igE yapımını ve histamin serbestleşmesini baskıladığını, dolayısıyla alerjik reaksiyonların engellendiğini, makrofaj fonksiyonlarının ve hücre cevabının da düzeldiğini, dolayısıyla otoimmünitenin iyileştiğini göstermişlerdir.

Arı sütünün yan tesirleri

İnsan üzerinde yapılan ilmî çalışmalarda, çok nadir de olsa, arı sütüne bağlı olarak astım, anafilaksi ve ölüm, eozinoflik gastroenterit, hemorajik kolit ve kontakt dermatit vak'aları bildirilmiştir. Burada en önemli faktör muhtemelen kullanılan arı sütünün dozu ve preparatın şeklidir.
Görüldüğü üzere bal arısının önemli ürünlerinden biri olan arı sütü ile ilgili bilgiler henüz yeterli değildir. Bilhassa insan üzerindeki yararları ve yan tesirleri yeterince araştırılmamıştır. Mevcut araştırmalar ümit vaad etmekle birlikte, tam bir ilâç olarak kullanıma girmemiştir. Bu yüzden yüksek dozlarda ve enjeksiyonla alınması tehlikeli olabilir. Ancak düşük dozlarda ve gıda şeklinde balla karışmış durumda alınmasında fayda vardır. Halk tabiriyle; "Fazlası zarar, ortası karar, azı yarar." düsturunu göz önünde bulundurarak, Rabb’imizin arı vasıtasıyla bizleri sunduğu bu nimetin gerçek değerinin ve şifa yönünün tam anlaşılması için ilmî zemini iyi hazırlanmış geniş çerçeveli yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.



Kaynak: http://www.msxlabs.o...l#ixzz25NiPWjNz

2zpt954.jpg

 

İthela naha miya,angala sa thalasa meğali

Na hanese opu ca pas kodamu nase pali.

 

İsterdim olsun bir deniz kadar büyük bir kucağım

Nereye gidip kaybolsan yine yanımda olasın.


#7 hançer

hançer

    Advanced Member

  • Yönetici
  • 28751 İleti

Yazma tarihi: 03 September 2012 - 07:28 AM


Vazifeli Moleküller: Antioksidanlar
Doç.Dr. C. Kemal SÜMBÜL

Resmi ekleyen


Bir topluluğu meydana getiren fertlerin; şekil, karakter ve davranış bakımından birbirlerinden farklı olduklarını görürüz. İçlerinde öyleleri vardır ki, bunlar diğerlerinden çok farklı davranışlarda bulunur; ifrat veya tefrite düşerler. Bu kişiler toplumda genellikle 'radikal' tipler olarak isimlendirilir. Gıda maddeleri de, insanlar gibi farklı özellikteki kimyevî moleküllerden meydana getirilmiştir. Bunların içerisinde öyle moleküller vardır ki, hiç kararlı değildir; hemen başka moleküllerle reaksiyona girer. Bu tip molekülleri hiperreaktif olarak niteleyebiliriz. İşte bunlardan biri de serbest radikallerdir. İnsanlar arasındaki radikal tiplerin karşılığı, kimyevî moleküllerde serbest radikallerdir. Bu serbest radikaller de nereden çıktı demeyiniz! Bağışıklık sistemimizdeki antikor-antijen münasebeti gibi, antioksidan ile serbest radikaller arasında da karşılıklı münasebet söz konusudur.

Serbest radikaller

Yapılan ilmî çalışmalara göre, vücut dokularında cereyan eden bazı kimyevî reaksiyonlar, belirli şartlarda serbest radikal molekülleri üreterek, metabolik problemlere sebep olur ve dokularda hasar meydana getirmede rol alır. Bunlar çok hızlı bir şekilde hücre bileşenleriyle reaksiyona girer. Bunun sonucunda hidrojen peroksit, süperoksit ve singlet oksijen gibi moleküller meydana gelir. Bunların hepsi de potansiyel olarak canlı hücrede hasar meydana getirebilecek özellikte yapılmışlardır. Çeşitli patolojik olaylara sebep olarak serbest radikaller gösterilmektedir. Meselâ; kanser, athteriosklerozis ve yaşlılıkla beraber gelişen kusurlu hücre değişmelerinde serbest radikallerin rolü olduğu gözlenmiştir.

Serbest radikaller bir gıda maddesinde az veya çok her zaman bulunabilir. Biz bu molekülleri gıda yolu ile vücudumuza aldığımız gibi, vücuttaki metabolik olaylar sonucunda da serbest radikal molekülleri üretilebilir. Strese bağlı olarak vücutta bu moleküllerin meydana getirildiği de ifade edilmektedir. Vücuttaki virüs ve bakterileri tesirsiz hale getirmek için bağışıklık sistemi içine konulan mekanizmalardan biri de serbest radikallerin üretimidir. Her şeyde bir ölçü ve denge esas olduğu gibi bu mekanizmaların sağlıklı işletilmesinde de dengeli üretim çok mühimdir. Eğer serbest radikal üretimi fazla oluyorsa ve koruyuculukla vazifeli antioksidan gibi moleküller de yoksa veya yeterli değilse, bilhassa yaşlılarda tahribat söz konusudur. Serbest radikaller DNA moleküllerine bağlanıp onda zararlı değişikliklerin ortaya çıkmasını tetikleyerek, kansere sebep olabilir. Pankreasta yoğunlaşırsa şeker hastalığına, gözde katarakta, kanda ise kalb ve dolaşım sistemi hastalıklarına sebep olur. Serbest radikallerin vücutta tetikleyici olarak sebep olduğu hasarların ilk belirtileri deride buruşma, sarkma ve renginde kararma şeklindedir. Kronik yorgunluk ve bitkinlik semptomları görülür. İnsanlar ister gıda maddeleri vasıtası ile olsun, ister metabolik olaylar sonucu olsun, her zaman bu dejeneratif moleküllerle karşı karşıya bulunur. Alınacak önlemlerle bunların vücuttaki zararlı tesirleri en aza indirilebilir veya önlenebilir. Nasıl ki insan vücuduna dışarıdan yabancı bir molekül veya zararlı bir mikroorganizma girdiğinde savunma ile vazifeli moleküller olan antikorlarla korunma sağlanıyorsa, gıdalarda dış tesirler sonucu meydana gelen bu zararlı moleküllere karşı koymak üzere vazifelendirilmiş moleküller de bulunmaktadır. İşte bu savunma moleküllerine 'antioksidan' denilir. Gıda maddelerinin yapısına bizatihi konulmuş olan antioksidanlar, Rezzâkı Hakiki'nin sadece rızkı vermekle kalmayıp, o rızkı aynı zamanda sağlıklı bir şekilde koruyarak bizlere ikram ettiğinin de bir işaretidir. Bazen bu antioksidan moleküllerinin miktarı işlenmiş veya muamele görmüş gıda maddeleri için az olabilir. O zaman gıda maddesine dışarıdan bir miktar aynı görevi yapan sentetik antioksidanlardan ilâve edilir. Sentetik antioksidanların gıdaya katılabilecek miktarları sınırlıdır. Bu miktardan fazla ilâve edildiğinde, hem gıda maddesi hem de onu tüketenler için zararlı tesirleri söz konusudur.

Antioksidanlara verilen vazifeler

Gıdaların sentezlenmesi esna-sında içine konulmuş olan bu antioksidanlar, serbest radikal olarak bilinen tahrip edici moleküllerin zararlarını yok etmede önemli rol oynar. Allah hiçbir şeyi savunmasız yaratmamıştır. Canlı maddeleri meydana getiren cansız moleküllerin yapısının bozulmaması için, onların içerisine koruyucu molekülleri yerleştirmiştir. Meselâ yağlar hava oksijenine karşı çok duyarlıdır. Hava oksijeni yağlarda serbest radikal denen zararlı moleküllerin oluşmasını tetikler. Veyahut az da olsa içerisinde var olan bu moleküllerle çok hızlı bir şekilde reaksiyona girer. Sonuçta bir seri zincirleme kimyevî reaksiyonla tadı, rengi, kokusu ve yapısı bozulmuş ve sağlık bakımından zararlı bir ürün olur. Onun için antioksidanlı olarak bize ihsan edilen yağ ve yağlı gıdaların; bu halinin korunması gâyesiyle, hava oksijeniyle temas etmemesi, daima havasız, kapalı ambalajlarda tutulması gerekir.

Genellikle üretim teknolojisi gereği yağlar tabiî halde tüketilmez (zeytinyağı hariç). Ham durumundaki tadı, kokusu, rengi ve taşıdıkları bazı kimyevî moleküllerden arınması için mutlaka rafine edilmesi gerekir. Bu işlemler sırasında yapılarına konulmuş antioksidanların bir kısmını kaybederler ve miktarları azalır. Rafinasyon işleminden tüketim safhasına kadar geçen sürede oksidasyona karşı koruyucu moleküllere (antioksidanlara) ihtiyaç vardır. Antioksidanlar, yağların oksidasyonunu önlemekte veya yavaşlatmakta vazifeli moleküller olarak tanımlanır. Yağa veya yağlı gıdalara ilâve edildiklerinde, acılaşma olarak bilinen bozulma olayı asgariye indirilir.

Ayrıca zehirli (toksik) oksidasyon ürünlerinin oluşmasını engellemede ve gıdanın besin kalitesinin muhafaza edilmesinde rolleri vardır. Böylece raf ömrü diye adlandırılan dayanma süresinin uzamasına vesile olurlar.

Antioksidanların tesir mekanizması

Gıdalardaki antioksidanların tesirleri, serbest radikal oluşmasını engelleyici veya var olan serbest radikalleri tesirsiz hale getirici bir özellikle donatılmış olmalarından kaynaklanır. Serbest radikal, kim-yevî olarak üzerinde ortaklanmamış bir elektron bulunan atom veya moleküldür. Bunlar hiperreaktif olduklarından diğer moleküllere göre çok hızlı reaksiyona girip ortamda zincirleme olarak hızlı bir şekilde çoğalır. Bu moleküllere ortamda bulunan oksijen hemen bağlanır ve yağlardan peroksit denilen bileşikler üretilir. Bunlardan bir seri zararlı oksidasyon ürünleri meydana getirilir. Bunlar, hem gıda maddesi, hem de bu gıdayı tüketen insanlar için zararlıdır. İşte antioksidanların yapısındaki bir hidrojen, elektronu ile beraber serbest radikallere verilir ve böylece zincir şeklinde devam eden bozulma reaksiyonu önlenir. Antioksidanlar adeta kendilerini feda ederler. Yağlara ve yağlı gıdalara yerleştirilmiş bulunan bu fıtrî koruyucu moleküller, gıdaları korumada yeterli ve çok tesirlidir. İn- sanoğlunun suiistimali veya tedbirsizliği ile uygun olmayan şartlarda muhafaza edilir ve işlenirse, Rezzâkı Hakiki'nin koyduğu bu koruyucu moleküller bir süre sonra tükenir. Kendisine verilmiş koruyucu kalkanını kaybeden o gıda maddesi de sağlıksızdır. Nasıl bazı hastalıklarda belli bir safhadan sonra tedavi fayda vermiyorsa, serbest radikal moleküllerinin çok fazla meydana geldiği safhadan sonra, dışarıdan antioksidan ilâvesi de gıdayı bozulmaktan kurtaramaz.

Antioksidan çeşitleri ve insan sağlığına tesiri

Tabiî veya sentetik olarak yüzlerce antioksidan vardır. Farkında olalım veya olmayalım, yediğimiz gıdaların içine çok sayıda antioksidan madde ölçülü bir şekilde ihtimamla yerleştirilmiştir. Gıdalardaki başlıca antioksidanlar, monohidrik veya polihidrik yapıdaki fenollerdir. Yağlarda miktarı değişmekle beraber iki çeşit antioksidan bulunur. Bunlardan bir grubu tokoferoller olarak bilinen sekiz ayrı bileşiktir. Tohum yağlarındaki miktarı ortalama 500-1000 mg/kg arasındadır. Zeytinyağındaki tokoferoller ise 50-350 mg/kg arasında değişir. Nebatî yağlar yapısı itibariyle dış tesirlerden (ısı, ışık, oksijen vs.) çabuk bozulabilen gıda maddeleridir. Hayvanî yağlar ise, yapısı sebebiyle daha dayanıklıdır. Koruyucu moleküllerden tokoferoller hayvanî yağlarda bulunmaz. Ancak hayvanlar diyetleri ile bitkilerden bu maddeleri aldıklarından çok az oranlarda yağlarında bulunur. Nebatî yağlar daha hassas ve korunmaya daha çok ihtiyacı olduğu için, hem bitkilere bu koruyucu maddeleri sentezleme kabiliyeti verilmesi, hem de bu sentezin kusursuz, uygun dozda ve gereken yerde, ihtiyaca göre yapılması, kimin neye ihtiyacı olduğunu bilen bir Yaratıcı'nın sonsuz ilmini, kudretini ve rahîmiyetini gösteriyor. Tokoferollere E vitaminine ait vazifelerle birlikte daha birçok faydalı işler gördürülür. Normal olarak beslenen kişilerin günde 8-10 mg civarında bu vitamini alması yeterlidir.

Nebatî yağlardaki ikinci grup antioksidanları fenolik bileşikler meydana getirir. Tohum yağlarına göre (ayçiçek yağı, soya yağı, pamuk çekirdeği yağı vs.) zeytinyağında daha çok bulunur. Ancak rafine edilmiş zeytinyağlarında yok denecek kadar azdır. Tohum yağları rafine edilerek yenilebildiğinden, fenolik özellikteki antioksidanları bulundurmazlar. Naturel zeytinyağlarında 50-500 mg/kg arasında değişen nispetlerde bulunur. Bu bileşikler de çok sayıda (30 civarında) farklı molekülden yapılmıştır. Halen zeytinyağında yapısı aydınlatılmamış koruyucu vazife gördürülen fenolik bileşikler bulunmaktadır. Bunların toplam miktarı ile koruyucu tesiri arasında doğru orantı mevcuttur.

Fenolik bileşiklerin antioksidan tesirinden başka insanlar üzerinde olumlu tesirleri de bulunmaktadır. Meselâ bir fenolik bileşik olan ve sadece zeytinde bulunan 'oleoropin' maddesinin tansiyon düşürücü rolünün yanında birçok faktöre bağlı olarak (multifaktöriyel) meydana gelen artheriosklerozisi önlemede faydalı olduğu belirtilmiştir. Bilim adamları, antioksidan maddeleri fazlasıyla ihtiva eden gıdalarla beslenen toplumlarda kalb-damar hastalıklarının az olmasını bu koruyucu moleküllere sahip gıdaların bol tüketilmesiyle açıklamaktadır. Yine bu maddelerin bazı kanser türlerine karşı koruyucu tesir yaptığına, prostat, göğüs ve kolon kanser riskini azalttığına dair ön bilgiler elde edilmiştir. Zeytinyağı ile beraber antioksidan özellik gösteren flavanoit bileşiklerini ihtiva eden meyve ve sebzelerin fazla tüketilmesi, yukarıda sayılan kanserlere yakalanma riskini azaltıcı faktör olarak da gösterilmektedir. Lâboratuar çalışmaları zeytin ve zeytinyağındaki koruyucu moleküllerden olan oleoropin ve tyrosol'ün denemelerde kullanılan hücre hatlarına karşı büyümeyi engelleyici (cytostatik) tesir gösterdiğini ortaya koymuştur. Yine zeytin ve zeytinyağındaki antioksidan maddelerden 'verbascozide' bileşiğinin deri tümörlerine karşı anti-tümör etkiye benzer bir tesiri tespit edilmiştir. Ancak bu tür tesirler bütün bir organizma olarak, insanlarda henüz denenmemiştir.



Kaynak: http://www.msxlabs.o...l#ixzz25NipDJpj

2zpt954.jpg

 

İthela naha miya,angala sa thalasa meğali

Na hanese opu ca pas kodamu nase pali.

 

İsterdim olsun bir deniz kadar büyük bir kucağım

Nereye gidip kaybolsan yine yanımda olasın.


#8 hançer

hançer

    Advanced Member

  • Yönetici
  • 28751 İleti

Yazma tarihi: 03 September 2012 - 07:29 AM


Yediklerimiz İlaçlarımızdır
Dr. Musa SARAÇOĞLU
Resmi ekleyen


Hayatımızı sağlıklı bir şekilde sürdürebilmemiz, her gün belirli bir miktar gıdanın vücudumuza alınmasına bağlanmıştır. Protein, şeker, yağ, mineral ve vitaminler vücudumuzun ihtiyacı olan beş ana besin unsurudur. Bu maddeleri; et, yumurta, tahıl, sebze, meyve ve içecekler vasıtasıyla alırız.
Bilhassa son yirmi yıl içerisinde yapılan araştırma ve gözlemler; bu beş ana besin unsurunun yanı sıra, meyve ve sebzelerde bulunan bitki liflerine ve hormonlara, çeşitli kimyevî maddelere, sağlığın korunması ve hastalıkların önlenmesinde önemli vazifeler verildiğini göstermiştir. Yapılan çalışmalarda, şu ana kadar bilhassa iki mühim husus üzerinde durulmuştur. Birincisi, bitkilerdeki bazı maddelerin güçlü antioksidan özelliği olmasıdır. Bilindiği gibi vücutta gerçekleşen ve oksidasyon denen bir grup kimyevî reaksiyon sonucunda ortaya çıkan bazı maddeler, bilhassa DNA üzerinde hasara yol açarak çeşitli hastalıklara zemin hazırlamaktadır. İkincisi ise, bitkilerin yapısında bulunan hususî yapıdaki liflerin, yediklerimizle birlikte istemeden alınan çeşitli zararlı maddeleri emerek dışkı ile vücuttan uzaklaştırmasıdır. Böylece hastalık oluşturma potansiyeli taşıyan çeşitli maddeler kana geçememekte ve zararlı tesir gösterebileceği organlara ulaşamamaktadır.

Tabiatta bulunan ve bizim için birer sıhhat ve şükür kaynağı olarak yaratılmış sebze ve meyvelerin sağlığımıza olan müsbet tesirleri merak konusudur. Bu çalışmalar, daha çok, geniş halk kitleleri üzerinde yapılan ve belirli miktarlarda sebze ve meyve tüketenler ile daha az tüketenlerin karşılaştırılması ve bunlar üzerinde çeşitli hastalıkların görülme sıklığının incelenmesi şeklindedir. Çalışmalarda genellikle çeşitli kanser türleri ve kronik hastalıkların üzerinde durulmuştur.

Yiyeceklerin kanserle münasebeti

Akciğer ve bronş kanserleri: ABD Harvard Tıp Fakültesi'nden Feskanish; Amerikalı kadınlar üzerinde yaptığı bir araştırmada, günde iki porsiyondan (Bir porsiyon 150-200 gram kadar kabul edilmiştir.) çok meyve ve sebze tüketenlerde, akciğer kanseri görülme riskinin % 21-32 oranında daha az olduğunu gözlemiştir. Ayrıca, karnabahargiller (lâhana, brokoli, karnabahar..), turunçgiller ve karotenden zengin sebzelerin akciğer kanseri gelişme riskini azalttığını bildirmiştir. Hollanda Beslenme ve Besin Araştırmaları Enstitüsü'nden Voorips ise; yaptığı çalışmada, karnabahargil ve turunçgillerin, akciğer kanseri riskini azalttığını bildirmiştir. Amerika'da yapılan çalışmalarda ise, erkeklerde görülen akciğer kanseri ile yiyecekler arasında bir münasebet kurulamamıştır. Ancak Jansen'in Avrupa'da yaptığı çalışma, sebze ve meyvelerin hem kadınlarda, hem de erkeklerde akciğer kanseri oluşma riskini azalttığını göstermiştir. Bu çalışmada; sigara içenlerde, gıdaların koruyucu tesirinin daha düşük olduğu da bildirilmiştir.

Meme kanseri: ABD Harvard Halk Sağlığı Fakültesi'nden Smith-Warner; sebze ve meyvelerin, meme kanseri gelişme riskini % 3-9 nispetinde azalttığını bildirmiştir. Bu oran, menopoz sonrası kadınlarda % 40-50'ye kadar çıkmaktadır. Fowke, östrojen metabolizmasına tesirleri sebebiyle bilhassa karnabahargillerin meme kanseri gelişme riskini azalttığını bildirmiştir. Bu sebzelerin, yapısındaki çeşitli hormonlar vasıtasıyla insanların hormon sistemine tesir edebileceği düşünülmektedir.

Prostat kanseri: ABD Seattle Fred Hutchinson Kanser Araştırma Merkezi'nden Cohen'in müşahedelerine göre, sebze ve meyvelerin düzenli tüketilmesi ile prostat kanseri gelişme riski % 35 nispetinde azaltılabilmektedir. Bu nispet karnabahargiller tüketiminin artırılması ile, % 41'e kadar da çıkabilmektedir. İsveç Karolinska Enstitüsü Tıbbi Epidemiyoloji Bölümü'nden Terry, domateste bulunan likopen adlı maddenin, prostat kanseri oluşumunu engelleyici tesiri olabileceğini bildirmiştir.

Kalın bağırsak kanseri: İsveç'ten Terry, İsveçli kadınlar üzerinde yaptığı bir araştırma sonucunda, çok düşük miktarlarda sebze ve meyve tüketenlerde daha yüksek nispette kalın bağırsak kanseri görüldüğünü bildirmiştir. Hollanda'dan Voorips de karnabahargillerin ve pişirilen lifli sebzelerin bağırsak kanseri riskini azalttığını tespit etmiştir.

Non-Hodgkin lenfoma: ABD Harvard Halk Sağlığı Fakültesi Beslenme Bölümü'nden Zhank'ın, 88.410 kadın üzerinde yaptığı bir çalışma, belli miktarda sebze ve meyve tüketiminin bu tür kanser gelişme riskini azalttığını göstermiştir. Bu kanserin oluşma riski; günde üç ya da daha fazla porsiyon sebze ve meyve tüketenlerde, günde bir porsiyondan daha az meyve sebze tüketenlere göre % 30 nispetinde azalmaktadır. Yine karnabahargillerin bu kanserin gelişme riskini azalttığı da bildirilmiştir.

Yumurtalık kanseri: ABD Buffalo Üniversitesi'nden Mc-Cann, kadınlarda yumurtalık kanseri gelişme riskinin, düzenli meyve ve sebze tüketimi ile azaltılabileceğini ileri sürmüştür. Boston Kadın Hastalıkları ve Doğum Epidemiyolojisi Merkezi'nden Cramer, bilhassa karotenlerden zengin besinlerin, menopoz sonrası kadınlarda yumurtalık kanseri gelişme riskini azalttığını bildirmiştir. Yine bu kadınlarda tıpkı erkeklerde olduğu gibi, domatesteki likopenin koruyucu tesiri olabileceğini bildirmiştir.

Sık görülen bu kanserler dışında, yemek borusu, ağız boşluğu organları, mesane, rahim ve mide kanserlerinin oluşumunun engellenmesinde, meyve ve sebze tüketiminin önemini vurgulayan çalışmalar da bulunmaktadır. Bu alandaki çalışmalar giderek artmaktadır.

Kalb ve damar hastalıkları

Kalb ve damar hastalıkları, diyetle yakın ilgisi olan hastalıklardır. Yüksek kalorili ve yağlı diyetin, bu hastalıkların oluşumunda çok tesirli olduğu bilinmektedir. Meyve ve sebzelerle daha az kalori alınırken, yiyecekler içerisinde bulunan lifler, vitaminler, antioksidanlar, folat, potasyum ve diğer kimyevî maddeler sıhhatımizin korunması için birer sigorta hükmündedir.

ABD Harvard Üniversitesi'nden Joshipura, yaptığı çalışma ile günde 9-10 porsiyon meyve ve sebze tüketilmesinin koroner kalb hastalığı riskini % 20 nisbetinde azalttığını belirtmiştir. Çin Wenzhou Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden Liu ise; günde 2,6 porsiyondan daha fazla meyve ve sebze tüketenlerde bu riskin daha az tüketenlere göre % 25 oranında daha az olduğunu ileri sürmüştür. Liu başka bir çalışmasında günde 10 porsiyon meyve ve sebze tüketenler ile 2,6 porsiyondan daha az tüketenleri karşılaştırdığında, miyokard enfarktüsü riskinin % 38 nispetinde azaldığını ifade etmiştir.

İsviçre Zürih Üniversitesi Sosyal ve Koruyucu Tıp Enstitüsü'nden Eichholzer, sebze meyvelerle alınan folatın, plâzma homosistein seviyesinin düşmesine ve böylece homosisteinin koroner arterler üzerine olan zararının önlenmesine vesile olduğunu bildirmiştir. Hollanda Wageningen Ziraat Fakültesi Gıda Bölümü'nden Brouwer, dört hafta süreyle folat bakımından zengin yeşil yapraklı sebzeler ve turunçgiller ile desteklenen bir beslenme uygulanan kişilerin, plâzma homosistein seviyelerinin anlamlı bir şekilde düştüğünü belirtmiştir.

Kanada Toronto St Michael Hastahanesi'nden Jenkins, meyve ve sebze yemenin artırılması ile kandaki yağların miktarlarının azaltılabileceğini göstermiştir. Bilindiği gibi, kandaki yağların yüksek olması, kalb-damar hastalıklarının oluşmasına sebep olmaktadır.

Büyük kan basıncının 140, küçük kan basıncının 90 milimetre civanın üzerine çıkması, yüksek tansiyon hastalığı olarak kabul edilir. Büyük kan basıncının 140-159, küçük kan basıncının 90-95 milimetre civa olması durumunda, birinci kademede yüksek kan basıncı hastalığından söz edilir. ABD Johns Hopkins Üniversitesi'nden Appel, yaptığı çalışmada bilhassa birinci dönem yüksek tansiyon hastalığının meyve ve sebze bakımından zengin bir diyetle, henüz başlangıçtayken kontrol altına alınabileceğini bildirmiştir.

Felç (İnme)

Beyindeki damarlarda kan akımının azalması veya tamamen durmasına bağlı olarak, beyin hücrelerinde fonksiyon kaybı olması şeklinde tanımlayabileceğimiz inme hastalığının oluşması da Allah (cc)'ın tabiat eczanesinde meyve ve sebzelerde gizlediği mucizevî maddelerle önlenebilmektedir. Harvard Üniversitesi'nden Joshipura, günde on porsiyondan fazla sebze ve meyve tüketen erkeklerde inmenin oluşumu günde üç porsiyondan daha az tüketenlere göre % 39 daha az bulmuştur. Kadınlarda ise, bu nispetin % 26 olduğunu bildirmiştir. Diyete eklenen her bir porsiyon meyve yahut sebzenin, inme gelişme riskinin % 3-5 nisbetinde azalmasına vesile olduğu bildirilmektedir.

Kronik tıkayıcı akciğer hastalıkları

Kronik bronşit ve amfizem gibi hastalıkların yer aldığı bu hastalık grubunun ortaya çıkışında üzerinde durulan sebeplerden birisi, vücutta cereyan eden oksidatif reaksiyonlardır. Sebze ve meyvelere verilmiş antioksidan özellikler, bu grup hastalıkların oluşmasını engelleyebilme potansiyeline sahiptir. ABD, Hollanda, İtalya ve Finlandiya'da yapılan çok sayıdaki çalışma, bu grup hastalıkların oluşmasının engellenmesinde meyve ve sebzelerin rolü olabileceğini göstermiştir. Bu tesir, orta yaş erkeklerde daha belirgin olarak görülmektedir. Yapılan çalışmalar antioksidan vitaminlerin doğrudan alınmasının, sebze ve meyvelerle alınması şeklindeki kadar tesirli olmadığını da göstermiştir. İskoçya ve Hollanda'da yapılan çalışmalarda, bilhassa elmanın kronik tıkayıcı akciğer hastalıklarına karşı tesirli olduğu gözlenmiştir. Yine bu çalışmaların bazılarında, şeftalinin de tesirli olabileceği ileri sürülmüştür. Bu gruptaki hastalıklarla alâkalı ortak kanaat, bu hastalıkların önlenmesinde sebzelerden çok, meyvelerin tesirli olduğudur.

Şeker hastalığı

Toplumda sık görülen kronik hastalıklardan birisi olan şeker hastalığı ile, meyve ve sebze tüketimi arasındaki münasebeti gösterecek yeterli çalışma bulunmamaktadır. Ancak ABD Atlanta Hastalık Kont-rol ve Önleme Merkezi'nden Ford'un, on bin kişi üzerinde yaptığı bir çalışmada, meyve ve sebzeleri daha az tüketenlerde şeker hastalığının daha fazla geliştiği yolunda ipuçları bulunmuştur. Bu çalışmada, şeker hastası olan fertlerin sadece % 19'unun günde beş ya da daha fazla meyve ve sebze tükettikleri tespit edilirken; bu oran şeker hastası olmayan erkeklerde % 26, kadınlarda ise % 30 olarak bulunmuştur. Sebze ve meyvelerin antioksidan özelliklerinin yanı sıra, bitki lifleri ve magnezyum vasıtasıyla kan şekerini ve dokulardaki insulin hassasiyetini kontrol edebilme özelliği, şeker hastalığı oluşma riskini azaltabilir gibi görünmektedir. İleriki yıllarda yapılacak çalışmalar, bu konuya açıklık getirecektir.

Diğer hastalıklar

Kemik hastalıkları, bunama, dejeneratif sinir sistemi hastalıkları, deri hastalıkları, doğumla gelen çeşitli anormallikler, katarakt ve şişmanlık ile sebze ve meyve tüketimi arasındaki münasebetleri araştıran çok sayıda yayın bulunmaktadır. Ayrıca uzun ömür ile, şuurlu ve sağlıklı beslenme arasındaki uygunluk da iyi bilinir hale gelmiştir.

Doğru beslenmenin hastalıkları önleyebileceği düşüncesi yeni olmamakla birlikte, bu düşünceyi destekleyen ilmî çalışmalar nispeten yenidir. Nesillerin sıhhatli yetiştirilmesi ve korunmasında fıtrata uygun beslenmenin rolü daha iyi anlaşılmakta, bu bilgiler ışığında çeşitli beslenme modelleri sunulmaktadır. Bu mevzuda plân yapan ülkeler, bilhassa, üç husus üzerinde durmaktadır. Birincisi, alkol, sigara ve uyuşturucu maddeler ile mücadele; ikincisi, meyve ve sebze tüketiminin artırılması; üçüncüsü de, gazlı içecekler ve "fast-food" tabir edilen hazır yiyeceklerden kaçınılmasıdır.

Kuran-ı Kerim'de birbiri ardına gelen, "Hele, insan, yiyeceklerinin kaynağına bir baksın: Biz yağmuru gökten şırıl şırıl döktük. Sonra nebat bitsin diye, toprağı iyice sürdük. Orada hububatlar, taneler, üzümler ve yoncalar, zeytinler ve hurmalar, ağaçları gür ve sık bahçeler, meyveler ve çayırlar bitirdik." (Abese, 80/ 24-32), âyetlerle; yeryüzünde yetişen bitkilerde, meyve ve sebzelerde bizim için menfaatler olduğuna dikkat çekilmektedir. Kur'ân'da bundan başka elliye yakın yerde bitkilerden, beş âyette otlardan, üç yerde hububattan, on bir yerde tane ve çekirdeklerden, sekiz yerde genel olarak meyvelerden, yirmi iki yerde hurmadan, on iki yerde üzümden, yedi yerde zeytinden, üç yerde nardan, bir yerde de incirden bahsedilmektedir. Yirmi altı yerde değişik vesilelerle zikredilen farklı şekillerdeki ağaçları da dikkate alırsak, sebze ve meyvelerin insan sağlığı açısından önemi daha iyi anlaşılacaktır. Bilim adamları bu konuların araştırılması için yoğun gayret göstermektedir. Bize düşen ise, şuurlu bir beslenme alışkanlığı kazanmak ve bunu sürdürmektir.




Kaynak: http://www.msxlabs.o...l#ixzz25Nj6MNHx

2zpt954.jpg

 

İthela naha miya,angala sa thalasa meğali

Na hanese opu ca pas kodamu nase pali.

 

İsterdim olsun bir deniz kadar büyük bir kucağım

Nereye gidip kaybolsan yine yanımda olasın.


#9 hançer

hançer

    Advanced Member

  • Yönetici
  • 28751 İleti

Yazma tarihi: 03 September 2012 - 07:31 AM


Yumurta Kolesterol Suçlusu Olabilir mi?
Dr. Cemil DEMİR
Resmi ekleyen



Medyada zaman zaman, yumurtanın kolesterol ihtiva ettiğinden bahisle, kalb-damar hastalığı riski taşıdığından tüketiminin kısıtlanması yolunda haberler çıkmaktadır. Kolesterol nedir, ne kadarı zararlıdır, hangi gıdalarda bulunur, yumurtadaki kolesterol, kalb-damar hastalıklarından ne kadar sorumludur, yumurtada kolesterol olduğu doğru mudur, kan-kolesterol seviyesinin artmasında yumurta, ne kadar tesirlidir?
Öncelikle belirli miktarlarda tüketilen tabiî gıdaların hiçbirisi sağlığa zararlı değildir, hepsi canlıların ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde yaratılmıştır.

Her hayvan bir yumurtadan gelişir ve her yumurtanın içinde o canlının genetik programının bir takımı yerleştirilmiştir. Erkekten spermle gelen program diğer program ile birleştiğinde yeni bir yavrunun temeli atılmış olur. Kudreti ve Merhameti Sonsuz Rabbimiz, bu yeni canlıyı besleyip büyütmek için yumurtanın içine gerekli techizatı yerleştirmiştir.

Besin maddeleri, yapılarındaki protein kaynaklarının vücut proteinine dönüşme nispeti manâsına gelen biyolojik değer bakımından sıralandığında, ilk sırayı % 95'lik oranla yumurta alır, bunu süt % 85, balık % 76 ve sığır eti % 74 takip eder (Sencer, 1983, Köksal, 1994 a, Anonim, 2002, Worm, 1988).

Yumurta, mineral ve vitamin açısından zengindir. Kişiye doygunluk hissi vermesinin yanında, kalori değeri düşük olduğundan, kilo problemi olanların diyetlerinde çekinmeden tavsiye edilebilecek yiyeceklerdendir (Sencer, 1983, Dilmen, 1971, Akbay, 1985, Altuğ, 1984).

Şöyle düşünelim; içerisinde 21 gün boyunca dışarıdan hiçbir gıda maddesi almadan bütün âzâları teşekkül edilen civciv, besin maddesinin tamamını yumurtanın sarısı ve akından alır. Bu durum, yumurtanın, bir canlının meydana gelmesi için gerekli bütün besin maddelerini bünyesinde dengeli ve yeterli bir biçimde bulundurduğunun delilidir.

Yumurtanın biyokimyevî terkibi ve besleyici değeri
Kolesterol yumurta sarısında bulunur. Yumurtada kolesterolün olması tabiatının gereğidir. Çünkü, ko-lesterol hayatî bir maddedir ve yavruların gelişimi için bulunması gerekir. Çocukların alması gereken bütün amino asitleri yapısında bulundurmasından dolayı da, anne sütü kıymetindedir (Altuğ, 1984). Normal büyüklükte bir yumurtanın besleyicilik değeri; 40 g yağlı sığır etine ya da 100 g yağlı süte eşittir (Hasipek ve Aktaş, 1991). Tek yumurta yetişkin bir kişinin günlük protein ihtiyacının hemen hemen onda birini karşılayabilmektedir. Başka bir ifadeyle üç yumurta, bir yetişkinin günlük hayvanî protein ihtiyacına kâfi gelmektedir. Yumurtanın besin değeri Tablo 1'de sunulmuştur.

Yumurta proteini, sarı ve aka hemen hemen eşit miktarda dağılmıştır. Yumurtada C vitamini hariç, yağda ve suda eriyen bütün vitaminler mevcuttur. Yumurta öyle bir gıda maddesidir ki, yapısına giren maddeler ppm seviyesinde bile eksik olsa yumurta üretimi durur. Ayrıca, dışarıdan müdahele edilemeyen ve katkı maddesi katılamayan yegâne gıda maddesidir.

Yumurtanın sindirimi kolaydır, yendikten en fazla iki-üç saat sonra mideyi terk ederek vücuda yarayışlı hale gelir ve çok az bir kısmı (en fazla % 2) dışkı ile atılır. Komple bir besin maddesi olan yumurta zayıf ve şişman kişiler ile nekâhat dönemindeki hastaların diyetlerinde önemli bir yer teşkil eder. Ayrıca, yemeklerin lezzetlerini ve besin değerlerini yükseltmede kullanılır. Bunun dışında, gastrit ve ülser gibi mide hastalıkları ile birçok sindirim sistemi hastalığında, şeker, gut, demir eksikliği ve kansızlık gibi hastalıkların giderilmesine de katkısı oldukça büyüktür. Yanığı olan hastalara günde iki yumurta yedirildiğinde, yanıklarının hızla iyileştiği görülmüştür (Köksal, 1994-B). Anne sütünü yeterince alamayan bebeklere üçüncü aydan itibaren katı yumurta sarısı verilmesi ile; çocuk gelişimi için gerekli olan kolesterol, gıdalarla mutlaka dışarıdan alınması gereken ve proteinlerin yapı taşları olan temel amino asitler, fosfor, demir gibi maddeler temin edilir.

Kolesterol nedir?
Kolesterol yağ benzeri sarımtırak bir madde olup, suda erimeyen, kokusuz ve sabunlaşmayan hayatî önemi olan bir maddedir. Kolesterolün hayvanî organizmalarda önemli görevleri arasında: 1) Hücre zarının yapı taşı olması, 2) Yeni doğan yavrunun gelişimi için mutlak gerekli bir madde olması, 3) Lipid ve yağda eriyen vitaminlerin sindiriminde gerekli olan safra asitlerinin kolesterolden sentezlenmesi, 4) Hormonların salgılanmasında kolesterole ihtiyaç duyulması, 5) D vitamini sentezlenmesi ve kalsiyum ile fosfordan yararlanılması, dolayısıyle diş ve kemik dokunun yapımında görev alması, 6) Deriyi, sudan ve suda eriyen bazı zararlı maddelerin emilmesinden koruması ve suyun deriden hızla kaybolmasına engel olması, 7) Sinir sisteminin yapısına girmesi, 8) Sodyum ve potasyumdan yararlanılması, 9) Safra tuzlarının yapılabilmesi, sayılabilir (Anonim, 2001).

İnsan vücüdunda 140-160 g kadar kolesterol vardır ve insan vücudu günde 5-6 g kolesterol üretir. Bunun 1 g kadarı karaciğerde, geri kalanı diğer dokularda (böbrek üstü bezinde, testislerde, yumurtalıklarda, ince bağırsakta, aortta ve deride) üretilmektedir. Karaciğerde üretilen kolesterolün miktarı, besinlerle alınan kolesterolün kontrolü altında olmasına rağmen, diğer dokularda oluşan kolesterol bundan etkilenmez (Anonim, 2001). Meselâ; yetişkin bir insan günde 15-20 yumurta yediğinde, karaciğerde kolesterol üretimi durmaktadır. Gıdalarla kolesterol alınmadığı takdirde, vücut kendine gerekli kolesterolü sentezler. Diğer taraftan östrojen hormonu kolesterol biyosentezini engellediğinden, kadınlar erkeklere göre daha az kolesterol riski taşımaktadır. Ancak, menapozda durum erkeklerle eşitlenmektedir.

Tablo 2'de kolesterolün bulunduğu bazı yerler özetlenmiştir. Buna göre bitki kaynaklı yiyeceklerde kolesterol sıfır çıkarken, beyin ve böbrek üstünde en yüksek değer bulunmuştur. Yumurtada belirtilen 550 mg kolesterol 100 gramlık yenebilen kısmında verilmiş olup, yumurtanın ağırlığının bunun yaklaşık yarısı olduğu düşünülürse, 225 mg'a denk gelmektedir.

İnsan beyninde ise, yaklaşık 35-40 g kolesterol bulunmaktadır ve görevi sinirlerin etrafını bir kablo gibi sarmaktır. Hücre yapımında kolesterole ihtiyaç fazladır. Çocuklar çok hızlı büyüdükleri için kolesterole daha fazla ihtiyaçları vardır (Ceylan ve ark. 1999). Bu yüzdendir ki, çocukların ve bebeklerin büyüme çağında, kolesterol kaynağı olarak yumurta yemelerinin önemi büyüktür (Brauer, 1988).

Karaciğerde sentezlenen kolesterol, LDL vasıtası ve kan yoluyla dokulara taşınır. Taşıdığı kolesterol miktarı fazla ise, damarların hasarlı ve pürüzlü olan iç yüzeylerinde kalsiyum ve fibrinlerle birleşerek plâklar birikmeye başlar. Bu yüzden LDL'ye kötü huylu kolesterol denir ve kanda 70-160 mg/dl kadar olması tavsiye edilse de, 150-250 mg/dl (optimum 200 mg/dl) arasında olması da problem teşkil etmemektedir (Monstadt, 1988). Damarlarda tıkanıklığa sebep olan bu plâkları ise; HDL (High Density Lipoprotein) yani yapısında kolesterolden fazla protein taşıyan bu madde tarafından koparılarak karaciğere taşınır. Bundan dolayı bu maddeye de iyi huylu kolesterol denir. HDL'nin kandaki miktarı 37-70 mg/dl arasında olmalıdır. Bir kişinin kan kolesterolünün yüksek çıkması yanında, HDL'si de yüksek çıktıysa korkulacak bir şey yoktur. Yapılan kontroller sonucu, sporcuların ve doymamış yağlarla beslenen kişilerin kanında yüksek miktarda HDL bulunmuştur (Erlaçin, 1985).

Kalb-damar hastalıkarına sebep olan şartlar ve durumlar nelerdir?
Amerika'da yirmi yıl boyunca beş bin kişi takip edilmiş, beslenme alışkanlıkları ile koroner kalb hastalıkları riski arasında münasebet kurulamamış, koroner kalb hastalıklarının aşağıdaki faktörlere bağlı olduğu ifade edilmiştir (Anonim, 2001).
1. Yüksek kan kolesterolü (250 mg/dl' den fazla ise)
2. Sigara ve alkol
3. Hipertansiyon
4. Düşük HDL (35 mg/DL'den az ise)
5. Yüksek LDL (160 mg/'den fazla ise)
6. Genetik faktörler
7. Yetersiz beslenme (C ve E vitamini noksanlığı)
8. Şeker hastalığı
9. Şişmanlık
10. Stres
11. Hareketsizlik
12. Yüksek tansiyon

Yumurta kan kolesterolünün artmasında ne kadar tesirlidir?
Tavukların yumurtalıklarında üretilen kolesterol, yumurta sarısında Kandaki kolesterolü optimum seviyede tutmak sadece alınan gıdalardaki kolesterol seviyesine değil, aynı zamanda karaciğer başta olmak üzere, ince bağırsak, deri, böbrek üstü bezleri, damar çeperleri, testisler ve yumurtalıklarda sentezlenmesine de bağlıdır (Özen, 1995). Yapılan birçok araştırmada yumurta ile vücutta biriken kolesterol miktarı arasında net bir münasebet belirlenememiştir. Gıdalarla alınan her 100 mg kolesterol, kan kolesterol seviyesini ortalama 1-2 mg artırmaktadır. Yenen her yumurta ise, sağlıklı bir vücutta kan kolesterol seviyesini yalnızca 3-4 mg artırmaktadır. Sağlıklı olmayan kişilerde bile, bu değer koroner kalb rahatsızlıklarına sebep olacak seviyede değildir. Bu yüzden kalb rahatsızlıklarının en önemli sebebinin yumurtadaki kolesterol olduğunu söylemek yanlıştır (McCharen, 1994).

Nitekim, diyetlerine günde iki yumurta eklenerek üç hafta beslenen kişilerde, yumurtadaki yüksek miktardaki doymamış yağ asitleri sayesinde, kan plâzmalarında LDL seviyesinin yükselmediği belirlenmiştir. Böylece kalb, beyin ve diğer organların damarlarındaki daralma veya tıkanıklık (trombus) oluşumunda, yumurtanın hiçbir tesiri olmadığı ispatlanmıştır. Ayrıca, yumurtada bulunan bol miktardaki E vitamini; doymamış yağ asitlerinin okside olması sonucu, oluşabilecek peroksitlerin, damarların iç kısmındaki (endotel) hücrelere zarar vermesini önlemektedir. Yumurtadaki bu doymamış yağ asitleri, aynen zeytin yağındaki doymamış omega 3 yağ asidi gibi, kandaki HDL (iyi huylu kolesterol) miktarının artmasına yardımcı olmaktadır (Köksal, 1994).

Bugünkü bilgilerin ışığında; çocukların, gençlerin, gebelerin ve emzikli annelerin günde bir yumurta yemelerinin sağlıkları için yararlı olacağı, damar tıkanıklığı riski olan erişkinlerin bile haftada 3-4 yumurta yemelerinde bir sakınca olmadığı kabul edilmektedir (McCharen, 1994).

Sağlıklı kişilerde yumurta tüketimi ile kolesterol arasındaki münasebet gösteren Tablo 3'ten anlaşıldığı kadarıyla, deneme sonunda haftada tüketilen yumurta sayısı yarım yumurtadan yirmi yumurtaya çıkarıldığında, serum kolesterolünde pek fazla bir değişmenin olmadığı gözlenmiştir.

Darü'l-acezede kalan 60-80 yaşları arasındaki 17 sağlıklı kişiye, günlük normal diyetlerine birinci gruba bir, diğer gruba iki yumurta verilmiş. Yedi haftalık deneme sonunda, kolesterol seviyesinin % 70,2 ile % 82,5 kadar artmasına rağmen, ortalama kan kolesterolü; total lipid, trigliserid, LDL seviyelerinde düşüşler gözlenirken; yumurtadaki E vitamini ve doymamış yağ asitlerinin bolluğundan dolayı HDL seviyeleri yükselmiştir. Bu yüzden yumurta yaşlı kişilerde bile, kolesteroldan doğan damar hastalıkları riskine sebep olmamıştır (Arslan ve Özcan, 1986).

Yapılan bir başka araştırmada; geleneksel Türk yemeklerine günde bir yumurta eklenmesi şeklinde 20 kişi bir ay süreyle denemeye alınmış. Bir ay sonunda kanlarındaki kolesterol seviyelerinde önemli bir değişmenin olmadığı, hattâ kadın deneklerde LDL'nin düştüğü gözlenmiştir. Diğer taraftan koroner kalb hastalığı riski olan kişilere bile yumurta kısıtlamasına gerek olmadığı ifade edilmiştir (Kutlay ve ark, 1990).

Güney Afrikalı zenciler üzerinde yürütülen bir başka araştırmada, yumurta üretim çiftliğinde çalışan ve günlük kolesterol alımları 1240 mg olan kişilerle, günlük kolesterol alımları 142 mg olan fertler karşılaştırılmış, deneme sonunda her iki gruba ait fertlerin kanındaki kolesterol seviyelerinde önemli bir farklılığın olmadığı belirlenmiştir (Volsret ve ark., 1988).

Amerika'da yapılan bir çalışmada ise; sağlıklı 24 kişiye günde, 0, 1, 2 ve 4 yumurta verilmiş, kan kolesterol seviyesinde en fazla 3 mg/dl'lik bir artış olduğu ve bu artışların deney sonunda kaybolduğu gözlenmiştir. Bu araştırmadan sonra Amerikan Kalb Derneği kalb hastalarına bile haftada 4-6 yumurta yemelerinin mahzurlu olmayacağını açıklamıştır (Erlaçin, 1985; Anonim, 1994). Boston Kalb Derneği tarafından yapılan bir çalışmada ise, yaşları 30-60 arasındaki 600 kişi 10 yıldan fazla bir süreyle takip edilmiş ve günde en az iki yumurta yedikleri halde sağlıklarında herhangi bir bozulmanın olmadığı gözlenmiştir. Başka bir çalışmada da; 13 hasta üç hafta süreyle günde 15 yumurta ile beslenmiş ve çoğunun kanındaki kolesterol seviyesinde önemli bir artış olmadığı gibi 4 hastanın kolesterol seviyelerinde hafif bir düşme bile belirlenmiştir (Anonim, 2001).

Araştırma sonuçlarına bakarak şu hükümlere varmak mümkündür:
1. Kalb hastalığı riskinde yumurta kısıtlamasına gerek yoktur.
2. Yetişkin erkeklerin bile günde 3 yumurta yemelerinde hiçbir mahzur yoktur.
3. Yumurtada bulunan kolesterolün yanında, bol miktarda bulunan E vitamini ve doymamış yağ asitleri, HDL'yi yükselttiğinden, yüksek kolesterolden doğan damar tıkanıklarını önlemektedir.
4. Yenen her yumurta, sağlıklı kişilerde, kan kolesterolünde geçici olarak 3-4 mg/dl'lik bir artışa sebep olsa da, sindirimden hemen sonra normale dönmektedir. Kolesterole hassas kişilerde bile bu artış tek başına koronik kalb hastalığına sebep olacak seviyede değildir.

Kolesterolü yüksek kişiler ne yapmalıdır?
1. Katı yağları ve kırmızı eti azaltarak, bunun yerine zeytin yağı, tavuk ve balık eti yemeli.
2. Tam yağlı süt ürünleri yerine, yarım yağlı veya yağsız süt ürünleri tüketmeli.
3. Hamur işlerini az yemeli.
4. Meyve ve sebzeyi bol yemeli.
5. C ve E vitaminini açısından zengin yeşil biber, narenciye, soğan, ceviz, fındık, badem gibi yiyecekler yemeli.
6. Her gün 30 mg aspirin almalı (Bebek aspirinin yarısı).
7. Gerektiğinde kolesterol düşürücü ilâçlar almalı.
8. Sarımsak yemeli veya sarımsak tabletleri almalı.
9. Fırsat buldukça her gün 5-6 km yürümeli.

Kolesterolü düşük yumurta üretme çalışmaları
Bütün bunlara rağmen halkın endişelerini gidermek ve yumurtanın daha sağlıklı olması için; bilim adamları tavukların yemlerine bitki sterolleri, doymamış yağ asitleri, selüloz, kolesterol, balık yağı, keten tohumu, mısır, soya ve akdarı gibi maddeler katarak, yumurtadaki omega-3 yağ asidi oranını artırmayı ve kolesterol seviyesini % 35 oranında düşürmeyi başarmışlardır (Çördük ve Demirel, 1996, Naber, ve ark., 1982, Miles, 1998). Ancak kolesterolü tamamen yok etmek mümkün değildir ve gerek de yoktur. Bu çalışmalar halen devam etmekte olup, ekonomik hale getirilmeye çalışılmaktadır.

Netice
Sağlıklı bir beslenme için; yumurta, et, süt gibi besin maddelerinin öğünlerimizden çıkarılması mümkün değildir. Bu gıdaları zararlı görmek yanlıştır. Yapılan araştırmalar göstermiştir ki, kolesterol problemi olan insanlar bile, bu gıdaları dikkatli ve ölçülü olarak kullandıklarında sağlık problemleri ile karşılaşmamaktadır. Özellikle ülkemizde yumurta tüketiminin diğer ülkelere göre çok az olduğu göz önüne alınırsa, endişenin ne kadar yersiz olduğu anlaşılır. Bu arada şunu da belirtmek gerekir ki, ülkemizde bazı firmaların yarı yarıya düşük kolesterollü yumurta ürettikleri yolunda reklâmlar ile halkımızı yanılttıkları ve haksız rekabete sebep oldukları bir gerçektir. Bu tip suiistimaller yerine halkımızın yumurta konusunda şuurlandırılması ve omega-3 yağ asitlerince zengin yumurta üretimi yönünde çalışmaların yapılması en doğru yol olacaktır.

Yumurtanın kıymeti hususunda Beyhakî, Şuabü'l-Îmân'da şu hadîsi zikretmektedir: "Peygamberlerden biri Allah-ü Teâlâ'ya zayıflıktan şikâyette bulundu, Cenâb-ı Hak da ona yumurta yemesini emretti."




Kaynak: http://www.msxlabs.o...l#ixzz25NjbKgow

2zpt954.jpg

 

İthela naha miya,angala sa thalasa meğali

Na hanese opu ca pas kodamu nase pali.

 

İsterdim olsun bir deniz kadar büyük bir kucağım

Nereye gidip kaybolsan yine yanımda olasın.


#10 hançer

hançer

    Advanced Member

  • Yönetici
  • 28751 İleti

Yazma tarihi: 03 September 2012 - 07:32 AM


Sağlık Bakımından Riskli Bir Madde: Kafein
Doç.Dr. C. Kemal SÜMBÜL
Emekli öğretmen, kızının akşamları ders çalışırken sık sık neskafe içtiğinden şikâyet ediyor ve ekliyordu: "Acaba sağlığına zarar verir mi, diye endişe ediyorum." Çoğumuzun en çok tükettiği içecekler arasında yer alır çay ve kahve. Neskafe bizim toplumumuzda son yıllarda çok yaygınlaştı ve çayla yarışır duruma gelen bir içecek oldu. Çay içmeye başlanmasının yaşı, bebeklik yıllarına gidebilir. Kahve, içimi çaya göre biraz daha ileriki yıllardadır. Kafeinli maddeler denildiğinde ilk akla gelen çay ve kahvedir. Ancak çikolata ve kolalı içecekleri de hatırlatmakta fayda var.
Günde ne kadar kafein aldığımızı hiç düşündük mü? Kafeinin bir zararı var mıdır? Bağımlılık yapan bir madde midir? Bağımlılık yapıyorsa kafein bağımlılığı zararlı mıdır?

Kafein tabiî olarak çok sayıdaki bitkilerin (çay, kahve ve kola gibi) yapraklarında, çekirdeklerinde ve meyvelerinde bulunan, trimetilksantin olarak adlandırılan kimyevî bir maddedir (Şekil I). Gıdalarda tabiî olarak bulunmasının yanında, sentetik olarak da elde edilen kafein, bilhassa alkolsüz içeceklere ve diğer bazı gıdalara katkı maddesi olarak ilâve edilir. Ayrıca bazı ilâçlarda da kafein bulunur.

Kafein ve sağlık
Kafeinin sağlık üzerine tesirlerine dair iddialar çok eskilere dayanır. 1970'li yıllarda epidemiyolojistlerin kahve tüketimi ile kalb hastalıkları, pankreas kanseri ve erkeklerde üreme problemleri ile ilgili hastalıklar arasında bir münasebet olduğunu iddia etmeleri üzerine, kafein bulunduran gıdalara yoğun tepki gelmeye başladı. Kafeine olan bu ilgi yaklaşık yirmi yıl kadar sürdü ve bu iddialar kesin olarak ispatlanamadığı için tartışmalı olarak kaldı. 1981 yılında Amerikan Gıda ve İlâç İdaresi; hamile kadınların kafeinli yiyecek, içecek ve ilâçlardan kaçınmalarını veya eğer mümkünse, onları çok ihtiyatlı bir şekilde tüketmelerini tavsiye etti. Kuzey Karolinada, Durham Duka Üniversitesi Tıp Merkezi'nde araştırmacı Profesör James Lane kafeinin sağlık konusundaki risklerine inanan bilim adamlarından birisidir. Kafeinin kan basıncını yükselttiğini ve kalb hastalıklarının oluşmasına katkıda bulunduğunu söyler. Yaklaşık 4 veya 5 fincan kahvedeki kafeinin kan basıncını beş birim kadar yükseltebileceğini, kortizon ve kateşolamin gibi stres hormonlarının üretimini artıracağını ifade etmektedir. Vanderbilt Üniversitesi Kahve Araştırmaları Enstitüsü'nden Peter Martin ise, Profesör James Lane'in bir noktayı gözardı ettiğini ve onun söylediği tesirlerin kafeinin saf olarak alındığında meydana gelebileceğini, ancak kahvenin ve çayın birçok kimyevî maddelerden oluşmuş bir çorba gibi olduğunu söyler ve kahvede kafeinden daha çok klorogenik asidin olduğunu, bunun kafeinin etkisini azalttığını ifade etmektedir. Martin, klorogenik asidin, narkotik ve alkol kullanmayı çok fazla arzulama hissini durduran bir ilâç olan naltrexone gibi, sinir sistemindeki afyon alıcılarını tesirsiz hale getirdiğini göstermiştir. Farklı şekillerde hazırlanan kahvenin terkibinde de farklılıklar meydana geldiği, meselâ filtre edilmiş kahve ile filtre edilmemiş kahvenin kolesterol üzerine tesirlerinin aynı olmadığı belirtilmiştir. Araştırmacılar filtre edilmemiş kahvenin içilmesiyle; tehlikeli kolesterol olarak bilinen kan kolesterolünün (LDL) % 9-14 arasında artış gösterdiğini, aynı miktardaki filtre edilmiş kahvenin ise etkilemediğini bulmuşlardır. Kolesterol üzerine olan bu tesirin, kahve yağında bulunan kahveol ve kafestol gibi alkollerden kaynaklandığı tahmin edilmektedir.

Hamilelikte kafeine dikkat
Araştırmacılar bilhassa hamile veya hamile kalmaya aday kadınların kafein alımı hususunda çok dikkatli olmaları gerektiğini belirtmektedirler. Amerikan Gıda ve İlâç idaresi de 1981 yılında bu konuda tavsiye kararı almıştır. Çünkü değişik gıda ve ilâçlarla alınan kafeinin hamilelik döneminde plasenta (son) yoluyla çocuğa geçebileceği, emzirme sırasında sütle yine bebeğe geçtiği belirtilmektedir. Kafeinin yarılanma süresinin (alınan miktarın yarısının vücuttan atılması için gerekli süre) hamile kadınlarda daha uzun olduğu (normal insanlarda 6 saat iken hamilelerde 11 saat), belirtilmiştir. Kafeinin hamilelerde bebek gelişmesini geciktirebildiği, çok düşük dozların anne sağlığına fazla bir zararı olmasa bile, bebeklerin kalb rahatsızlığına bağlı ölüm nisbetlerini artırabileceği belirtilmektedir. Konu ile ilgili araştırma yapan uzmanlar kafeinin çok yüksek dozlarda alındığında (günde 8-25 fincan kahve) kusurlu bebek doğumlarına yol açtığını belirtmişlerdir. Doğum yapan 4.000 civarında kadın üzerinde yapılan araştırmada, günde 150-300 miligram kafein alan kadınlarda düşük ağırlıklı bebek doğurma riskinin, almayanlara göre iki kat daha fazla olduğu, 300 miligramdan daha fazla alanların ise 5 kat daha fazla riske sahip olduğu belirtilmiştir. Kafein alımının hamile kadınlarda düşüklere de yol açabildiği, 1986 yılında yapılan bir araştırmaya göre günde 300 miligramdan fazla kafein tüketen kadınların hiç tüketmeyenlere göre iki kat daha fazla düşük yapma riskine sahip olduğu bulunmuştur. Genellikle günde üç fincan veya daha fazla kahve içen kadınların doğurganlığının azaldığı belirtilmiştir.

Kalsiyum kaybı olur
Kafein alımının kalsiyum kullanımına tesiri bulunmaktadır. Kalsiyum bilhassa çocuklarda ve kadınlarda kalsiyum düşüklüğüne yol açar ve osteoporoz riskini artırır. Düzenli olarak çok kahve içen kadınların, idrarla daha fazla kalsiyum kaybettikleri bulunmuştur. Yaklaşık 150-160 gram kahve veya iki kutu kola içildiğinde; 5 mg kadar daha fazla kalsiyumun idrarla atıldığı, bunun kadınlarda osteoporozise yol açtığı Creighton Üniversitesi Osteoporoz Araştırmaları Enstitüsü'nde yapılan araştırma neticelerine göre açıklanmıştır. İçilen her bir fincan kahveye karşılık iki yemek kaşığı yoğurt veya süt alınması gerekeceği ve kafein sebebiyle kaybolan kalsiyumun böylece karşılanabileceği belirtilmektedir.

Kahvede ne kadar kafein var?
Bir kutu kolada (330 ml) yaklaşık 45 mg kafein bulunur. Bir fincan kahvede 26-102 mg arasında (kahvenin çeşidine göre kafein miktarı değişmektedir) kafein bulunabilir. Kafeini alınmış kahvelerde bile kafein tamamen uzaklaştırılamaz. 250 ml kafeinsiz kahvede 5 mg kadar kafein bulunur. Neskafe olarak bilinen içecekler ise kahve çekirdeğinin su ile karıştırılarak suya geçen kısmının suyla birlikte alınıp kurutucularda suyunun buharlaştırılmasıyla elde edilir. Kafeinsiz olarak hazırlanan kahvenin ise; içinde daha başka zararlı kimyevî maddelerin bulunma ihtimali olduğundan ayrıca sakıncası bulunmaktadır. Çünkü kahvedeki veya kafeinli gıdadaki kafeini almak için; diklorometan, propan, toluen gibi çözücüler kullanılmakta ve bunların kalıntıları mutlaka kahvede kalmaktadır. Bunlar ise sağlığa zararlı maddelerdir. Yapılan araştırmalarda:
Kavrulmuş kahvede kafein: % 1,2
Kavrulmuş kahvede klorogenik asitler: % 3,7
Kavrulmuş hazır kahvede kafein: % 2,5-5,4
Siyah çayda kafein (kuru madde): % 4
Taze çay yapraklarında kafein (kuru madde): % 2,5-5,5 olarak tespit edilmiştir.

Kafein bağımlılık yapar mı?
Bu konuda da bilim adamları arasında görüş birliği bulunmamaktadır. Fransız araştırmacılar kafeinin bağımlılık yapmadığını belirtmektedirler. Bu konuda Fransız Sağlık ve Tıp Araştırmaları Enstitüsü'nde fareler üzerinde yapılan denemelerde, orta seviyede verilen kafeinin beynin "nükleus accumbens" olarak adlandırılan ve bağımlılıkta önemli rol oynadığı düşünülen bölgesinin aktivitesini artırmadığı bulunmuştur. Diğer bir açıklayıcı mekanizma beyindeki dopamin seviyesi ile ilgilidir. Kafein merkezi sinir sistemini uyardığından (stimulant) bizi uyanık kılar. Çünkü o, adenozin olarak adlandırılan ve beynin kimyevî maddeler için olan alıcılarını tesirsiz kılar. Bu durum normal olarak sinir iletisini nakleden diğer maddelerin (transmitterlerin) aktivitesini azaltır. Adenozinin tesirsiz kılınması beyin aktivitelerini de azaltır. Dolaylı bir şekilde dopamin seviyesini düşürür. Diğer bağımlılık yapan kokain, alkol, nikotin ve morfin gibi maddeler ise dopamin seviyesini yükseltir. Bazı bilim adamları dopamin seviyesinin artmasının genel bir cevap olabileceğini ve bağımlılıkla hususi bir bağlantısının olmadığını iddia etmektedirler.

Kafein üzerine uzman olan John Hopkin Üniversitesi Tıp Fakültesi profesörlerinden Rolana Griffiths hiçbir şeyden haberi olmadan bir grup gönüllüye bazı gıdalarda bulunan bazı bileşiklerin tesirlerini araştırdığını söyleyerek içinde kafein olan kırmızı ve kafeinsiz olup sadece tesirsiz bir toz bulunduran mavi kapsülleri hastalara verdi. Bir gün herkes kırmızı renkli kapsülleri, ertesi gün de mavi renkli kapsülleri aldılar. Takip eden günlerde herkes tercih ettiği kapsülleri almakta serbest bırakıldı. Denemenin % 80'lik bölümünde adaylar kafeinli kırmızı kapsülleri aldılar. İnsanlar açıkça kafeini arıyor ve onu almadıkları zaman mutlu olmuyorlardı.

Günde 100 mg kadar az kafein alan kişiler bunu almayı bıraktıklarında birtakım belirtiler meydana gelir. Bunlar baş ağrısı, şiddetli yorgunluk, konsantrasyon zorluğu ve aşırı uykusuzluk halidir. Bu kadar (100 mg) kafeini bir bardak çay veya iki fincan kahve içtiğimiz zaman alırız. Amerikan halkının günde 206 mg kadar kafein aldığı kaydedilmektedir. Ülkemizde böyle bir çalışma bulunmamaktadır. Bu belirtiler kafeinsiz geçirilen bir veya iki günden sonra artar. Bir haftadan fazla da sürebilir. Kafeini birden bırakmanın insanlarda ani cevaplar meydana getirdiği ve bu tepkilerin yine az dozlardaki kafeinle giderilebileceği uzmanlar tarafından belirtilmektedir. Araştırmacılar özellikle çocukların çekici promosyonlarla kafeinli içecek ve yiyeceklere çekilmeye çalışıldığını, onların kafeinli içecek ve yiyecekleri bırakma konusunda daha zayıf olduklarını, eğer bir kişiye çok az dozda bile kafein verilse, daha fazlasını almaya meyledeceğini ve kafeinin bağımlılık yaptığını söylemektedirler.

Gelişmiş ülkelerde, özellikle Amerika'da çok sayıda bilim adamı gıda ve ilâç idaresinin kafeinle ilgili bazı yeni kararlar alması konusunda girişimde bulunmuşlardır. Bunlardan birincisi kafein bulunduran gıdaların etiketlerinde ne kadar kafein ihtiva ettiklerini ve miktarının belirtilmesini istemektedirler. İkinci olarak Gıda ve İlaç İdaresi'nin, kafeinin sağlık üzerine tesirleri konusunda araştırma yapmasını ve kafeinin yan tesirlerinden halkı korumak için, diğer özelliklerini de tespit etmesi için araştırmalar yapmasını istemektedirler. Bilim adamları kafeinle ilgili fikir birliğine varabilmek için, daha çok araştırma yapmak gerektiğine inanmaktadırlar.

Ancak şu noktada bilim adamlarının, kafeinli içecek ve yiyeceklerin birtakım olumsuz tesirlerinin olduğuna ve bunları ihtiyatlı tüketmenin gerekliliğine inandıklarını söyleyebiliriz.




Kaynak: http://www.msxlabs.o...l#ixzz25Njvqb4Q

2zpt954.jpg

 

İthela naha miya,angala sa thalasa meğali

Na hanese opu ca pas kodamu nase pali.

 

İsterdim olsun bir deniz kadar büyük bir kucağım

Nereye gidip kaybolsan yine yanımda olasın.





0 Kullanıcı konuyu okuyor

0 Kullanıcı, 0 Misafir, 0 Kayıtsız kullanıcı

Reklam

Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player