İçeriğe git


Girit Üzerine Tezler ve Makaleler


Suyun kuru yakasındaki Giritliler

Oca 01 2013 07:58 | hançer in Girit Üzerine Tezler ve Makaleler

Suyun kuru yakasındaki Giritliler




Pazartesi, 31 Aralık 2012 17:03


Resmi ekleyen



O zamanlar Lübnan, Suriye, Türkiye diye farklı ülkeler ve ulusları yoktu. Ulusların hepsi Osmanlı idi. Bütün bu ülkeler bizim vatanımızdı. Ne Arap, ne Türk ne Azeri ne de Arnavut... Hepimiz birer Osmanlı idik.




Lübnan’da Giritli olmak nasıl bir şey! Hiç kendinize sordunuz mu? Ben size anlatayım. Her şeyden önce buralarda soyadınız sizi ele verir. Bunu okula ilk başladığınız sıralarda yani anaokulu çağlarında anlarsınız. Sınıfınızdaki herkesin ismi kolay ve hızlıca okunurken sizin isminize sıra geldiğinde, hocanın biraz durakladığını ve ardından zorlanarak ve genellikle yanlış bir şekilde soyadınızı telaffuz etmesini fark edersiniz. Bununla da kalmayıp; “Siz muhacir misiniz?” gibi bir soru ile karşı karşıya da kalabilirsiniz. O da öğretmeninizin biraz olsun muhacirlerle tanışıklığı varsa… Yoksa o zaman sorulan sorular o kadar anlamsız hale gelir. Velhasıl eve gidince babanıza durumu anlatıp babanızı bu defa siz soru yağmuruna tutacaksınız; “Bekraki ne demek baba? Niye herkes bizim yabancı olduğumuzu sanıyor? Biz buranın vatandaşı, evladı değil miyiz?”. İşte o anda hayatınızın en güzel ama aynı zamanda en acı hikâyesini hissedersiniz. “ Evet, evladım. Biz Giritliyiz. Bizim dedelerimiz Girit’ten. Buraya dinlerini, şereflerini, saygılarını korumak için gelmişler. Bizi dedeniz sultan Abdülhamit Han buraya getirtmiş. Güvenliğimizi sağlamış.” İfadelerini işitirsiniz. Bu arada sözü kesip şunu söyleyeyim, laf aramızda benim öz dedemin ismi Abdülhamit tir. İster inanın ister inanmayın. Babam o kadar güzel anlatıyordu ki sultanı, ben gerçekten onun öz dedem olduğunu yıllarca zannedip, öylece inandım. O zamanlar Lübnan, Suriye, Türkiye diye farklı ülkeler ve ulusları yoktu. Ulusların hepsi Osmanlı idi. Bütün bu ülkeler bizim vatanımızdı. Ne Arap, ne Türk ne Azeri ne de Arnavut... Hepimiz birer Osmanlı idik.

GARİP SOYADIMIZDAN DOLAYI DEĞİL

Giritli olduğumuzu anlamak demek sadece garip soyadımızdan dolayı değildir. Çok daha farklı özelliklerimiz de var. Gelin şimdi size Lübnan’daki Giritlilerin genel görünüşlerini anlatayım. Bu özellikler Lübnan topraklarında bizi hemen ele veren özelliklerimizden. Giritliler genellikle beyaz tenli insanlardır; yüzleri nerdeyse daire ile çizilebilen güzel insanlardır bunlar... Kızdıkları zaman hemen beyazlıktan kırmızıya dönen yüz ve ten renklerine sahiptirler. Çabuk kızan asabi bir millet oldukları için çoğu zaman kırmızıya boyanmış beyaz tenliler desem daha doğru olur. Gözleri de mavi ve yeşil renktedir çoğunlukla… Evet, Giritliler asabi dedim. Bu doğru. Ama sakın asabi olduklarına bakıp aldanmayın. Çok ince kalpli, güzel ruhlu insanlardır. İçlerinde hiç bir zaman kin ve nefret tutmazlar. Laf aramızda keçi gibi de inatçıdırlar. Lübnan savaşı boyunca hiç biri dahi eline silah almamış, adam öldürmemişlerdir. Hep haktan ve hukuktan yana olmuşlardır. Mazlumları savunur, zalimlere kafa tutarlar. Basit yaşam tarzları vardır. Çoğu kendini ağa oğlu olarak bilir. Ağa gibi davranır. Ne yazık ki, şimdi ağalıktan geriye sadece hatıralar kalmıştır. Ekmek parası için her türlü işi yapmışlardır. İnşaatlarda usta olarak, bazen de bir amele konumunda, zor şartlar altında çalışmaktadırlar.

FAKİRLER AMA GÖNÜLLERİ ZENGİN

Resmi ekleyen


Fakir olabilirler amma, misafirperverlikte zenginlerdir. Evlerinde ne var ne yok misafirin önüne sererler. İlla ki ikramlardan yemesini isterler. Yemezse darılırlar. Yemekleri de pek güzeldir hani... Hem de çok sağlıklıdır. Giritlilerin bünyesi de bu yüzden çok sağlamdır. Güçlü olmayı sever, aralarında her zaman güç gösterisi yapılan oyunları oynarlar. İşte bu oyunlar da bizi ele veren başka bir özelliğimizdir. Gittiğiniz bir kafede sandalye üzerine oturmak yerine, ellerini dizlerine kadar yere koyarak sandalyeyi en alt yerinden sadece el hareketi ile kaldırmaya çalışan birini görürseniz o mutlaka bir Giritlidir. Unutmadan da söyleyeyim, Giritliler kendilerine sınır tanımaz derecede akıllı insanlardır. Alın size komik bir hikâye... Babamla her defasında olduğu gibi, Lübnan‘da meşhur olan dağ kafelerinden bir kafeye gitmiştik. Altından su sesleri gelen bir mekanda buz gibi bir havaydı o gün. Müşteriler oturmuş nargile içip kâğıt oynuyorlardı. Çok fazla oturmadık. İçeri girmemizle çıkmamız bir oldu. Bir de baktık ki arabamız yerinde yok. Bir başka yere nakledilmiş. Ama kapısı bile açılmadan. Araba hem ağır hem de eski bir Mersedes’ti. Günler sonra babam ağa lakaplı amcaoğlunun ziyaretine gittiğinde kafede yaşadığımız bu olayı anlatmış. Dinleyenler arasındaki büyük oğlu çıkıp da “Ya bu sizin araba mıydı?” der demez herkes gülmeye başlamış. Meğer arabamız onların arabalarının önüne park edildiğinden yollarını kapatmış olsa gerek, onlar da sahibini bulmak için etrafa seslenmişler. Kimse gelmeyince, biraz beklemek yerine dört kafadar arabayı sırtlayıp taşımışlar başka bir yere kendi elleriyle. Size başka bir şey daha anlatayım. Lübnan’da yaşayan her Giritli muhakkak Suriye’deki Giritlilerle akrabalık bağı olan Giritlilerdendir. İşte Lübnanlı Araplardan diğer bir farkımız da bu... Yaz aylarında ve tatillerde herkes dağlara denizlere giderken bizler Hamidiye Köyü diye tek katlı evleri olan bir yere giderdik. Çok da mutlu olurduk oralarda doğrusu… Sınıra kadar sürerdi babam arabayı. Hızlıca sınırda işlemleri bitirirdi. Ne de olsa sürekli oranın yolcusu olduğundan herkes tanırdı onu. Sonra sınırdan 45 kilometre içerde Hamidiye köyüne varmış olurduk. O zamanlar bizim evimiz dimdik ayakta dururdu. Şimdi ise harabe halinde yerde yatıyor. Neden? Yıllarca gidemediğimiz için. Evet, o güzel evimiz hemen yolun üstündeydi. Tam önüne geldiğimizde babam arabayı kenara çeker, iner ve eskimiş mavi kapıyı açmak için önce teyzesinin evine gitmesi Tete Kalanzina’dan anahtarı alması gerekirdi. Hep orda bırakılırdı anahtar çünkü. Ailemiz geniş ve büyüktü. Aile bireylerinden kim önce gelirse anahtarı alır evi açardı. Ev dediğiniz aslında küçük, şirin ve tek katlı bir binaydı. Birazda evimizin içinden bahsedeyim. O zamanlar Hamidiye köyündeki evlerin yüzde 90’ı nasıldı benden öğrenmiş olursunuz. Şimdi ise bu şekilde kalan evlerin sayısı çok az. Çoğu da evimiz gibi harabe. Ama bir gün büyük bir umutla geri gelip eski haline getireceğimiz günleri iple çekiyoruz. Belki de o zaman tarihe şahitlik eden birkaç evden biri o kalmış olacak köyümüzde. Kim bilir? Evimize girerken önce uzunca ve geniş bir koridorla karşılaşırsınız. Yanılmazsam 6X5 ebatlarında. Sağ tarafında bizim odamızı göreceksiniz. Caddeye penceresi olan bir oda... Ve aynı zamanda mutfağa da kapısı vardır; ama babam orayı ahşapla kapatmış. Böylece aile odamız kapalı olsun istemiş. Ne de olsa mutfağın bir başka kapısı vardı. Koridorun sol tarafında başka büyü bir oda daha vardır. O da başka bir amcamın kullandığı oda idi. Dış kapının karşısında ise başka bir kapı daha... Orası da açık terasa çıkardı. Terasa diyorum, ama etrafı bahçe ile çevrili bir terastı. Solunda zaten büyük bir bahçesi vardı. Önünde de eğer küçükbaş hayvanınız varsa, onların konulabileceği küçük bahçeye sahipti. Sağ tarafında da mutfağın o bahsettiğim diğer kapısı.

MUSLUĞU KULLANMAK MARİFET İSTER
Mutfak içinde bir tuvalet ve harç odası (yemek saklama odası) bulunur. Terasın ortasında bir ağaç ve bir de her evde muhakkak bir kuyu musluğu vardır. O musluğu kullanmak cidden marifet ister. Hele de sabahları. En büyük oyuncağımızdan biriydi. Köydeki evlerin çoğu bahçeli olmasa bile evimiz bahçeliydi. Sadece ahır yeri olarak kullanılan küçük bir bahçesi vardı. Bahçedeki ağaçlar genellikle nar veya dut ağacı olurdu. İşte Hamidiye köyünde evler bu şekildeydi. Çok iyi hatırlıyorum. Köyde herkes Giritçe konuşurdu. Uzaktan bir yaşlı amca başka birine seslenir: “Edi kanis? Kala? “Diğeri de aynı lehçe ve tonla: “Kalase more kalase” derlerdi. Anlayacağınız: “Nasılsın? İyi misin? “O da “İyiyim” diye bağırırdı. Hamidiye köyünde dostluk ve kardeşlik anlatmayla bitmez. Orada Tete Kalanzina vardı. Yani "Kalancının eşi teyze". Allah rahmet eylesin. Giritlilerin işte böyle lakapları da vardır. Türkçedeki c harfi de çoğu zaman Giritçede z harfi ile değişir. Bu yüzden Hoca kelimesi için Hoza, Bahçe için de Bahze kullanıldığı olur. Hacı Ali için Hazali denirken de kural aynıdır ve "ı" harfi yutulur ve birleştirilir. Kalanzi ise büyük olasılıkla Kalaycı ya da Kalyoncu kelimelerinin bozulmuş halidir.

HACI ALİ’NİN EŞİ HAZALİNA

Kalanzi’nin eşi Kalanzina, Hacı Ali’nin eşi de Hazalina oluyor. O da ninemdi mesela... Teyzemizin evi bizim evimize çok yakın evimizin az yukarısında arka taraflarında idi. Biz çocuklar o yıllarda kendimize oyun bulmuş bu oyunla da eğlenirdik. Saklanarak kapısına kadar gider, hızlıca vurur kaçardık. O da kapısını açar ve avazı çıktığı kadar bağırırdı; “Kimdir bu cin veletler”. Kendisi çok asabiydi. O kadar asabi ve sabırsız ki, son bahar vakti bir gün evine gittik. Kızlarını dut ağacın üzerine çıkarmış yapraklarını düşürmeye çalışıyorlardı. Annem de şaşkın şaşkın: “Ne yapıyorsun tete? Ne bu hal” diye sormuş. Tete demiş ki: “Her gün her gün yaprak düşecek bende süpüreceğim. Tete yorulur. Tete şimdi hepsini düşürür, süpürür rahat oturur. “ Tabi dandik bir Arapça ile...
Hamidiye köyünde herkes ziraat ile uğraşırdı. Bol bol sebze ve yeşillik görürdünüz arazilerinde. Çeşitli salçaları her evin çatısında sıra sıra dizilmiş bulursunuz. Yeşil fasulye, kırmızı domates ve yeşil salatalıklar....vs hemen hepsi taptaze ve doğal topraktan üretilir size sunulurdu. Köyümüzün akşamları ise bir başkaydı. Ahali evlerinden çıkar sokak aralarında toplanırdı. Şarkılar söylenir danslar edilir, hikâyeler anlatılırdı. O güzelim deniz havasını her yerde bulamazdınız. Kendinizi Suriye’nin ucundaki bir köyde değil, Girit’in ortasında zannederdiniz. İşte ziyaretlerimiz hep hasret dolu olurdu Hamidiye köyüne. Dönüş yolu ise hep hüzünlü geçerdi. Yolda babam muhakkak bazı yerlerde durur, aracından iner, geriye doğru hüzünle arazilerimize bakar, “Bilmem ki bir daha görüşebilecek miyiz” der sonra yine aracına biner ve yolumuza devam ederdik. Bu ki ikinci vatana duyulan bir hasretin bakışı idi. Kim bilir 100 yıldan fazla bir zaman önce Girit'te evini bırakan, anasının babasının mezarını bırakan, eşini ya da hanımını gömen, atalarından kalan bahçesini, bağını fidanlarını ağaçlarını bırakan göçenlerin bakışı nasıl bir bakıştı, onların gözyaşları nasıldı... Hamidiye köyünden hiç bir ayrılış dönüşsüz bir ayrılış olmadığı halde hüzün sebebi idi. Ancak Girit'ten bir daha dönmemek üzere veda edenlerin, dumanlar ve kan kokuları arasında, harap duvarlar arasında gemilere binen ve vatanlarını terk eden insanların acısı ne çeşit bir travma olsa gerek? Gel gelelim Lübnan'daki Giritlilerin bakiyesine. Şüphesiz bir milletin yaşadığı topraklardaki en kadim bakiyelerinden birisi de mezarlarıdır. Osmanlı'da biz bunlara Şahide demişizdir. Şahideler gerçekten bir bölgenin sahibi olan ulusun anıtı olan taşlardır. Dini yönü bir yana, esas önemi itibarı ile tarihi birer işaret ve tapudur o mezar taşları. Lübnanlı Giritlilerin de mezarları da ayrı bir hikâyedir. Trablusşam’daki her ailenin şehirde mezarları farklı olur. Muhacir olan bizlerin ise daha da farklıdır. Herhangi bir muhacir öldüğünde Guraba yani garipler mezarlığına, yabancıların mezarı denen yere defnedilir. Kimsesiz olarak savaşta ölmüş olanların yanına defnedilir. Oralarda ciddi anlamda mezar savaşı yaşanmakta… Ailemiz hızla büyüyor. Haliyle herkes akrabalarının yanına defnedilmek istiyor. Ama mezar dediğiniz yerde yeni mezar açmak için yer bulmanız çok zor. Babam öldüğünde mezarlığın kenarından geçen yoldan biraz alınarak mezar sorunu çözüldü de babamın mezarını yaptırdık. Artık arkadan gelen ölülerimiz için eski mezarları açıp oralarda defnetmek en iyi çözüm yolu olsa gerek. Son zamanlarda aile mezarlığı dediğimiz yerlerde aynı zamanda tanımadığımız bilmediğimiz insanların da defnedildiğini de görüyoruz...
Son bir şey daha sizlerle paylaşıp sözlerime son vermek istiyorum. O topraklarda yaşayan Lübnanlı bir Giritliyseniz eğer ve akrabanız da yoksa buralarda, unutmayın ki size akrabam diyecek çok sayıda insanın var olduğunu göreceksiniz. Çünkü Lübnan’daki Giritlilerin hepsi kendilerince bir diğerine akrabadır. Aslında son 100 yılda hep Trablusşam'da yaşadıkları için ve ilk iki nesil sadece Giritlilerden evlendiğinden olsa gerek yaşayan 60–70 aile birbiri ile gerçekten akrabalık bağlarını kurmuşlardır. Diyelim ki bu da yok, yine hiç önemli değildir kan bağı zira hikâyemiz ve acımız aynıdır… Sırf kader birliği yapmış bizler ciddi anlamda birbirimizi sevdiğimizden her zaman akrabayız ve akraba olarak da bu topraklarda yaşamaya devam edeceğiz. Kalın sağlıcakla…

Dr.Wassim Bekraki

Read story →    1 comments    -----


Reklam

Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player