İçeriğe git


Girit Tarihi


GİRİTİN DİLİ

ub 05 2013 11:36 | hançer in Girit Tarihi

GİRİTİN DİLİ

Prof.Dr.Hakkı BİLGEHAN


Girit’e insan yerleşmesinin milattan beş bin yıl kadar önce olduğu sanılmaktadır.Bu insanların önemli bir kısmının Anadolu’dan bir kısmının da Kuzey Afrika’dan,Mısırdan göç edenler olduğu kabul edilmektedir.Yunan’ların Girit’e yerleşmelerinin ise İsa’dan 1450 yıl önce Makedonya’dan gelen Yunanca konuşan Akaların ve sonra Doraların ve Yunan adalarındaki insanların göç etmeleri suretiyle olduğu bilinmektedir.İlk Giritlilerin kendilerine mahsus dillerinin olduğu ve zamanla bu dilin Yunancanın baskısı altında kalarak yapı bakımından bu dile uyum sağlamış olduğu ve yıllar sonra uğradığı değişikliklerle Yunancanın bir diyalekti haline geldiği anlaşılmaktadır(Dor diyalekti).Konunun araştırılması derinleştikçe tarihte Girit Dilinin Yunancadan ayrı bir dil olduğu kanısı kesinlik kazanmaktadır.

Yukarıda da anlatıldığı gibi Girit’e insan yerleşmesi Yunanlıların adaya gelmelerinden çok önce olmuştur.Bu insanların kendilerine özgü bir dillerinin olması doğaldır.Yani eski Giritlice kesinlikle Yunancanın bir diyalekti (lehçesi) değildir.Diyalekt veya lehçe denildiği zaman dil uzmanları ‘’bir ana dilden ayrılmış ses,şekil ve kelimeleri bakımından ana dile göre farklılıklar gösteren konuşma dilleri’’olarak tanımlanır.Bazı dilciler bu kadar farklılaşmış bir dilin bir lehçe değil artık ayrı bir dil kabul edilmesi gerektiği kanısındadırlar.Türkçe ile çuvaşçada olduğu gibi.Yunan’lar ile sıkı ilişkiye girmeden önceki Girit halkının kendilerine özgü farklı bir dillerinin bulunduğu yazıtlarda bu dil ile yazılmış yazılardan da anlaşılmaktadır.Eski Girit dilinin Yunancadan farklılaşarak oluşmadığı kesindir.çünkü o dilin konuşulduğu tarihlerde Yunan’lar Girit’te yoktular.

Son zamanlarda elime Girit dili hakkında yazılmış değerli bir kitap geçti.Bu kitabın yazarı bir Yunan Giritli olan Nikos T.ĞAREFALAKİS,yavaş yavaş kaybolmakta olan Girit Diline ait sözcükleri toplamaya 1950 yıllarında Doğu Girit’in Siteia bölgesindeki köylerde başlamış ve yirmi beş yılı aşkın bir süre yaptığı çalışmalar sonucunda onları derleyerek bu muhteşem kitabı ortaya koymuştur.Leksiko,idiomatismon kritikis dialektu (periohis steias)adlı kitabı okuduğumda ilk bakışta atalarımın konuştuğu bu dili ayan beyan karşımda görünce çok heyecanlandım.Kısa bir incelemeden sonra onu dilimize çevirmeye karar verdim.Beni en çok cezbeden tarafı sözcüklerinin önemli bir kısmının anne ve babamın konuştuğu ve benim de onlardan öğrendiğim sözcükler olması idi .Girit’e gittiğim zaman ilk gözlemimde bu dilin artık bazı köyler dışında konuşulmadığını ve onun artık yok olmakta olduğunu görmek beni çok etkilemişti.Yunan idaresi daha Girit’e özerklik tanınmadan çok önce 1830’lardan itibaren Girit’e gönderdiği öğretmenler ve papazlar da Giritlilerin dilini Yunancalaştırmaya başlamıştır.Bu gün ise Yunanlılar,katı bir milliyetçilikle eski Girit dilindeki sözcükleri Standart Yunanca sözcüklerden hemen tamamen silmişlerdir.Nitekim yaklaşık 7.000 sözcükten oluşan yukarıda adı geçen kitaptaki sözcüklerin yüzde doksandan fazlasının standart Yunanca sözcüklerinde bulunmadığını bizzat tespit ettim.Yani Yunan’lar bu sözcükleri kendi dillerinden saymamışlar ve onları tasfiye cihetine gitmişlerdir.Bu da bize Yunancadan ayrı bir ESKİ GİRİT dilinin bulunduğunun bir delilidir.Yine Knosos sarayının bir labirentinde bulunmuş olan bazı tabletlerin üzerindeki yazıların Yunan alfabesine benzemeyen bir lineer B yazısı ile yazılmış olduğu görülmektedir.

Analaşılan odur ki Yunan’ların İsa’dan önceki 1450’li yıllarda Girit’e yoğun olarak yerleşmeleri ile o zamana kadar adada konuşulmakta olan daha basit yapılı Girit dili Yunanca ile karışmış ve bu dilin etkisi altında kalarak cümle yapısı ve gramer bakımından Yunancalaşmaya yönelmiştir.Ayrıca İsa’dan önce başlayan ve Türklerin hakimiyetine kadar devam eden süreçte Girit adasına çeşitli etnik kökenli yerleşimler olmuştur.Girit’in ilk sakinlerinden sonra Dorlar,Elenler gerek işgal ettiklerinde ve gerekse endülüsten ayrılmak zorunda bırakılan Araplar,Cenevizliler,Venedikliler ve Türk egemenliği altında iken adada çıkan isyanları bastırmak için adanın egemenliğinin Mısır valisi Mehmet Ali Paşaya bırakıldığı dönemde gelip yerleşen Mısırlılar (1821-1860),yabancı işçiler olarak Trablusgarp ve Bingazi’den gelip yerleşmiş olan Afrikalı Halihutiler (1878)adada oldukça karışık bir etnik toplum meydana getirmiştir.Bu dönemlerde Girit’in konuşma diline Arapçadan,Ceneviz ve Venediklilerden fakat daha çok sayıda da Türkçeden çok sözcük girmiştir.Daha önce yaptığım çalışmalar ve özellikle yukarıda adını verdiğim kitabın tercümesini yaptığımda Girit diline girmiş olan Türkçe sözcüklerin sayısının oldukça fazla olduğunu saptadım.Elimdeki listede bu sayı 700 civarındadır.Girit’in 1913 yılında tamamen Yunanistan’a ilhak edilmesi ile ve özellikle Yunanistan’da dimotiki glosa dedikleri halk şivesinin 1976 da resmi dil olarak kabul edilmesi ile tüm Yunanistan’da olduğu gibi Girit’te de okullarda bu dilin okutulması,Yunancanın hakiki Giritlice sözcükleri dahil tüm yabancı sözcüklerden arındırılması çabaları sonucunda Girit’te atalarımızın konuştukları Girit dili hemen tamamen tasfiye edilmiştir.Son zamanlarda Girit’e gidenler artık Girit dilini ancak bazı izole köyler haricinde konuşulmadığını görürler.Bu gözlemim 1997 yılına ait olup bu gün belki o da kalmamış ya da çok azalmıştır.

EGE üNİVERSİTESİ 7.ci DEKANI

Prof.Dr.Hakkı BİLGEHAN

Her Yönü ile GİRİT Kitabından ALINTIDIR.
TİN DİLİ

Prof.Dr.Hakkı BİLGEHAN

Read story →    2 comments    -----

İlk açılım yapılan Girit ve yaşananlar

Oca 13 2013 06:12 | hançer in Girit Tarihi

İlk açılım yapılan Girit ve yaşananlar

YIL: 1909.

İttihat ve Terakki mensubu Edirne mebusu Haşim Bey, ağustos ayında Girit’te Rumlar tarafından hunharca öldürülen Osman Efendi (Koraşaki) ile Hüseyin Ağa (Subaşaki) adlı iki Türk’ün naaşlarını kartpostal yaptırıp devlet erkânına gönderdi.Mesajı açıktı: “Girit elden gidiyor!” Osmanlı Devleti ise, dört büyük ülkeye güvenip, “açılım” yaparak sorunu çözeceğini umuyordu. Oysa Girit’te daha önce kaç kez açılım yapmıştı...

Şimdi yaşanan bu olayın nasıl geliştiğini okuyalım

Arap kökenli Kazancakis
Osmanlı ordusu, Akdeniz’in en büyük adalarından olan Girit’i 1645-1669 yılları arasında Venediklilerden aldı.
Adanın Müslümanlaştırılması konusunda farklı bir metot uyguladı: Balkanlar’da “şenlendirme” adıyla yaptığı zorunlu iskânı bu kez adada uygulamadı. Fakat zorunlu olmasa da Girit, Türk göçü aldı. Bu arada Osmanlı, Kapıkulu askerinin evlenme yasağını kaldırdı. Bunlar Rum kızlarıyla evlendi. Bazı Rumların da din değiştirmesiyle Girit nüfusunda Müslüman sayısı kısa sürede çoğaldı. Anımsatmalıyım: İhtida eden Rumların bir bölümü, 823-963 yılları arasında adaya egemen olan Müslüman Araplar idi. Bizans’ın zoruyla Hıristiyan olmuşlardı. Bu gerçeği saklamayanlardan biri de, Giritli ünlü yazar Nikos Kazancakis (**83-1957) idi. “El Greco’ya Mektuplar” eserinde Arap soyundan (Abadyotlardan) geldiğini iftiharla yazdı. Dünyaca ünlü ressam El Greco da (1541-1614) Giritliydi. Neyse...
1700’lü yıllarda ada nüfusunda Rumlar ve Türkler hemen hemen eşitti. Adanın dili Rumca, Arapça, Türkçe karışımı olan, yerel halkın “Giritçe” dediği dildi. Bu dil Rumcaya yakındı. Bunun sebebi, Osmanlı idaresinin Türkçeye gerekli özeni göstermemesiydi. İlginçtir; Girit’te Türk dilinin unutulmamasını sağlayan Horasan kökenli Bektaşi tekke ve zaviyeleriydi.
Et ve tırnak gibi
Türk ve Rumlar arasında yıllar içinde akrabalık sayısı arttı. “Et ve tırnak gibi” oldular. Ancak ne zaman Osmanlı ekonomisinde duraklama ve gerileme dönemi başladı; Girit’te isyanlar patlak verdi. Bunda, Ortodoksların hamiliğine soyunan Rusya’nın payı büyüktü. 1768’de Çariçe Katerina’nın kışkırtmasıyla, ticari filoya sahip zengin tüccar Yanis Daskoloyanis liderliğinde Rumlar (Sfakyalılar) ayaklandı.
Osmanlı isyanı bastırdı; Daskoloyanis ve arkadaşları idam edildi ama 100 yıldır “et ve tırnak” gibi yaşayan Rumlar ve Türkler arasında güven kaybı başladı.
Ne yazık ki yaşanılacak sonraki tarihsel süreç adanın bu iki halkını birbirine düşman edecekti.
Bunun içsel olduğu gibi dışsal nedenleri de vardı. Öncelikle, siyasi, sosyal ve ekonomisi altüst olan Avrupa yeniden kuruluyor; yeni ittifaklar oluşturuluyordu.
Bu nedenle **21’de Mora Yarımadası’nda başlayıp Girit’e sıçrayan isyan Avrupa’dan çok destek buldu. Bu desteğin siyasi yanı gibi kültürel yanı da vardı; Rönesans’la birlikte Batı’da antik Yunan hayranlığı başladı.
Rumların camilere, tekkelere, çiftliklere, vakıflara saldırmasını; Türk köylülerini öldürmesini Avrupa seyretti. Kılı kıpırdamadı.
Can güvenlikleri kalmayan köylerdeki Müslümanlar şehirlere göç etti. Ancak Rumlar şiddeti her geçen gün artırdı. Osmanlı, Mısır’daki Kavalalı Mehmet Ali Paşa’dan yardım alarak ayaklanmayı ancak 4 yılda bastırabildi. Cephe savaşları için eğitilen askerler küçük çetecilerle başa çıkmakta zorlanmıştı.
İsyanın bastırılması ve Osmanlı’nın Doğu Akdeniz’e tekrar hâkim olma ihtimali, İngiltere, Fransa ve Rusya’nın hoşuna gitmedi. Bu üç devlet Osmanlı’dan Yunanlılara, Sırbistan ve Romanya’da olduğu gibi “prenslik” vermesini istedi.
Avrupa’da da büyük bir kamuoyu baskısı vardı. Şair Lord Byron, ressam Delacroix, yazar Victor Hugo vs. gibi aydınlar eserlerinde Yunan isyanına destek çıktı.
Kuşkusuz mesele sanatçılarla çözülmedi; İngiliz, Fransız ve Rus donanmaları Mora’daki Navarin Limanı’ndaki 57 Türk gemisini batırıp sekiz bin Mehmetçik’i şehit etti.
Avrupa Konseyi
Osmanlı şaşkındı; ne yapacağını bilemedi. Çünkü Yeniçeri Ocağı’nı daha yeni tasfiye edip Asakir-i Mansure Muhammediye teşkilatını kurmuştu. Savaşacak askeri gücü yoktu.
Sonuçta Osmanlı, Yunanistan’ın bağımsızlık talebinden vazgeçmesi ve kendisine her yıl belli miktarda vergi vermesi karşılığında, Mora Yarımadası’nda “Yunan Prensliği” kurulmasını kabul etti.
Aradan çok geçmedi. Rusya da Osmanlı’ya saldırdı. Erzurum’u, Edirne’yi aldı. İngiltere ve Fransa, Rusya’nın ilerleyişinden memnun olmadı. Taraflar bir masa etrafında buluştu. Buradan ne karar çıktı dersiniz; Yunanistan’ın bağımsızlığı!
Enosis (birleşme) için ilk adım atılmış oldu.
Girit Rumları fırsatı kaçırmadı; Yunanistan’la birleşmek için hemen ayaklandı. İsyan bu kez çabuk bastırıldı. Rumlar Avrupa’dan da gerekli desteği bulamadı.
Çünkü emperyal devletler, hasta adam Osmanlı’yı nasıl paylaşacakları konusunda henüz hemfikir değildi. Öyle ki, Osmanlı, İngiliz ve Fransızların “Avrupa Konseyi”ne alınma sözüyle Rusya’ya savaş açtı.
Ruslar da sıcak denizlere inme hülyasından hiç kopmadı. Giritli Rumların umudu da Rusların bu hülyasıydı...
Her fırsatta ayaklandılar ve her isyanda bir siyasi hak elde ettiler. Nasıl mı?

Açılımın birinci aşaması
Genel af çıkarıldı
RUSLAR dindaşları Yunanlıları, İngilizlere kaptırmamak için, Çar II. Aleksander’ın yeğeni Grand Düşes Olga’yı Yunan Kralı Georgios ile evlendirdi. Bu düğünde bir dedikodu çıktı; Ruslar çeyiz olarak Girit’i Yunanlılara verecekti!
Dedikoduya o kadar inanıldı ki, Girit’in fanatik milliyetçi dağlıları Sfakyalılar, Mihail Korakas liderliğinde ayaklandı.
16 Ağustos **66’da Selino kazasındaki Müslümanları kadın çocuk demeden öldürdüler.
Osmanlı ordusu çetecilerin peşine düştü. Tam isyanı bastıracakken devreye İngiltere ve Fransa girdi. Teklifleri şuydu: Girit Yunanlılara verilemezdi ancak Osmanlı da “Girit Açılımı” yapmalıydı.
Nasıl olacaktı bu açılım?
İlk şart, askeri harekât hemen durdurulmalıydı.
Ayrıca silah bırakacak isyancılar için umumi af çıkarılmalıydı.
Tanıdık geliyor mu? Devam edelim:
Girit yoksuldu; ada halkı iki yıl vergiden muaf olmalıydı.
İdari reformlar da yapılmalıydı; Padişah’ın atayacağı valinin biri Türk, diğeri Rum iki yardımcısı olmalıydı. Ayrıca resmi yazışmalarda Türkçe zorunluluğu kaldırılmalıydı.
Osmanlı açılımı kabul etti.
Türkler rahatladı; köy ve mezralarına döndü. Müslümanlar, “Bu açılım ne kadar güzelmiş” demeye başladı.

Açılımın ikinci aşaması
Jandarma yeniden düzenlendi
OSMANLI ’nın **78’de Ruslara yenilmesi Girit’te yeni bir ayaklanmaya neden oldu. Olan köylerine dönen “açılım kurbanı” Türklere oldu; evleri, tarlaları yakıldı; canlarından oldular.
Osmanlı ordusu yine isyancıların peşine düştü.
Ve devreye yine Avrupalılar girdi. Onların bastırmalarıyla, diğer Osmanlı vilayetlerinden farklı, Girit’e özel imtiyazlar tanındı; yani yeni bir sözleşme/açılım yapıldı.
25 Ekim **78’deki bu Halepa Sözleşmesi/Açılımı şöyle olacaktı:
Girit Valisi sadece Müslümanlardan seçilmeyecekti, Hıristiyan da olacaktı.
Vilayet genel meclisinde Rumlar (49/31) çoğunlukta olacaktı.
Hıristiyan kaymakamlar Müslüman kaymakamlardan sayıca fazla olacaktı.
Vilayet Meclisi ve mahkeme dili Rumca olacak; ancak resmi zabıtlar ve dilekçeler Rumca ve Türkçe olabilecekti.
Ve en önemlisi asayişi sağlayan jandarma, yerli halktan seçilecekti.
Osmanlı bu açılıma da “Evet” dedi. Yeter ki kardeş kanı dursun diyordu.
Fotyadi Paşa, Sava Paşa, Kostaki Anthopulos Paşa, Nikolaki Sartinski Paşa gibi isimleri sırasıyla Girit’e vali atadı.
Diyeceksiniz “Artık bu açılım adaya sükûnet getirmiştir!”
Hayır...

Açılımın üçüncü aşaması
Avrupa’ya müdahale hakkı
**85-**88’de Girit iki ayaklanmaya daha sahne oldu.
Fakat en büyük isyan **96’da oldu.
Artık taraflardan biri asker değildi; Ağri’de, Kalives’te, Resmo’da, Hanya’da vd. 250 yıldır birlikte yaşayan komşular birbirine silah sıkmaya başladı.
Girit yanıyordu.
Tabii yine beklenen oldu; İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya, Rusya olaylara müdahale etti. Asayiş amacıyla savaş gemilerini Girit’e gönderdiler.
Ve Osmanlı’ya yine, yeni bir sözleşme/açılım dayattılar.
Girit valisi kesinlikle Hıristiyan olacaktı.
Vali, adada karışıklık çıkması halinde Batı’dan silah ve asker yardımı isteyebilecekti.
Hemen genel af ilan edilecekti.
Memurların üçte biri Hıristiyan olacaktı.
Avrupalı hukukçular adli bir ıslahat reformu hazırlayacaktı.
Osmanlı bu açılıma da boyun eğdi.
Başkent İstanbul’un Girit’te açılım yapmaktan başı dönmüştü.
Ancak 25 Ağustos **96 Nizamnamesi/açılımı Girit’ten kopuşu hızlandırdı.
Elleri silahlı Rumlar artık şehir merkezlerinde bile gezip, kimseden korkmadan Türkleri öldürmeye başladı. Bu cinayetler sonucu, Amcaoğlu Hüseyin, Bedeloğlu Mehmet, Bunacuoğlu Selim Ağa’nın çoban oğlu, Yanatoğlu Halim, Salih Kaziyatoğlu, Güldanoğlu Hüseyin, Muradoğlu Hasan, Osman Korethaki gibi yüzlerce Türk öldürüldü.
Resmolu Hüseyin Subaşaki gibi Türkler şehit edildikten sonra, hıncını alamayan asiler tarafından kafatası bıçak ve sopalarla delik deşik edildi.
Türkler korunaksızdı.
Girit’in Hıristiyan valisi, kasten Osmanlı’dan asker yardımı istemiyordu; Türklerin Girit’ten gitmesini istiyordu.
Girit’te oluk oluk Türk kanı akıyordu.
Tek tek öldürmeler kısa zamanda toplu katliamlara neden oldu. Elida, Ahladina, Nisiya, Balyovici, Sika, Lisinsi, Mulina, İskalavos, Handra, Akriba, Lamnon, Ziru gibi Türk köyleri yakılıp yıkıldı; Müslüman ahalisi öldürüldü.
Türkler adadan kaçış yolu arıyordu artık.
Hanya ve Resmo’da altmış bin Müslüman sığınmacı kurtarılmayı bekliyordu.
Giritli Müslümanlar, açılım gereği Osmanlı’nın Girit’e asker çıkaramayacağını anlayınca, İran Şahı Muzafferiddin Han’dan yardım istedi!
Sadece Girit’te değil Yanya’daki feryatlara Avrupalının kulağı kapalıydı.
Sonunda Osmanlı, ** Nisan **97’de Yunanistan’a savaş açtı. Beklendiği gibi bir ay gibi kısa sürede Yunan ordusunu perişan etti.
Türk ordusu Atina’ya girecekken, Rus Çarı II. Nikolay’ın isteği ve İngiltere’nin baskısıyla II. Abdülhamid Türk ordusunu durdurdu.
Yapılan barış görüşmelerinde galip Osmanlı, bırakın bir avuç toprak almayı, savaş tazminatını bile alamadı.
Aksine Girit’teki nüfuzunu kaybetti...

Açılımın dördüncü aşaması
Otonom ilan edildi
DİYECEKSİNİZ ki, Osmanlı ordusu, Yunanlıları yenince Girit’teki Rumlar korkup sinmişlerdir. Ne gezer!
En acıklısı Girit’te yaşandı. “Türkler, Rumları kesecek” iddiasıyla Avrupa devletleri (İngiltere, Fransa, Rusya, İtalya) adaya asker çıkardı. Asayişi artık onların askeri sağlayacaktı!
O halde Girit’te Türk askerine gerek var mıydı? Diyorlardı ki, “Osmanlı askeri gidince Rumlar bir daha ayaklanmazdı!” Gülmeyiniz, aynı gerekçeler günümüzde Kıbrıs için de söyleniyor...
Avrupa’nın bu kandırmasıyla Türk askeri **98’de Girit’ten çekildi.
Ada otonom ilan edildi.
Girit’in kaderi, Avrupalılara bırakıldı. Avrupalılar, Rumların ve Türklerin can ve mal güvenliklerini garanti altına aldıktan sonra adadan ayrılacaklardı. Girit’e böylece barış gelecekti. Harika!
Tabii bu arada bir şart daha ileri sürüldü: Girit valisini seçme hakkı Osmanlı padişahına bırakıldı. Ancak istisnai bir durum vardı; büyük devletlerin o valiyi onaylaması gerekiyordu. Yoksa kendileri atama yapacaklardı. Ne oldu dersiniz; Osmanlı’nın karşı koymasına rağmen Prens Otto Girit Valisi yapıldı.
Kısa bir süre sonra dört devlet adadan çekildi.
Ve Rumlar hemen adaya Yunan bayrağı çekti. Hani barış gelecekti; beyaz güvercinler uçacaktı adanın üzerinde?
Osmanlı büyük bir diplomasi başarısıyla(!) bayrağı indirtti. Karşılık olarak, Avrupa ülkelerinin ve Yunanistan’ın tepkisini çekmemek için, İstanbul’da sahnelenen “Girit” adlı tiyatro oyununu sansürledi. Şaka gibi...

Ve sonuç
Toprak kaybı
OSMANLI, Avrupalı dört devletin oyalayıcı sözlerine, teminatlarına ve açılım masallarına hep inandı.
Bunun karşılığında Girit’i kaybetti.
Bu da şöyle oldu: 1910’da Girit Meclisi Yunanistan’la birleşme kararı aldı.
Anadolu’nun birçok yerinde mitingler yapıldı; Türkler, Girit’te savaşmak için gönüllü asker müracaatında bulundu; Yunan malları boykot edildi, gemileri Osmanlı limanlarına sokulmadı; Osmanlı konuyu Lahey Hakem Mahkemesi’ne götürmek istedi vs. vs.
Bunların pek yaptırımı olmadı.
Girit onca açılıma rağmen 19**’te Osmanlı’nın elinden kuş olup uçtu, gitti!
Giden toprağın yüzölçümü 8.336 kilometrekare idi; yani Güneydoğu Anadolu’dan (ki yüzölçümü 7.871 kilometrekaredir) büyüktü.
Yani...
Yanisi şu: “Açılım” sözünü duyduğunuzda hemen Osmanlı’daki açılımların sonuçlarını anımsamalısınız. Ders çıkarmalısınız. Girit sadece bir örnektir,
Unutmayınız ki Osmanlı, topraklarının çoğunu diplomasi oyunlarıyla kaybetti.
Alıntı-(Soner Yalçın)



Read story →    1 comments    -----

GİRİT SEFERİNİN SEBEPLERİ VE GİRİT SEFERİ

Oca 01 2013 04:58 | hançer in Girit Tarihi

GİRİT SEFERİNİN SEBEPLERİ VE GİRİT SEFERİ




1644-1645 Yılında Sultan İbrahim Darüssaade Ağası Sünbül Ağa’yı görevinden azl ederek Mısır’a sürgün etmişti.Sünbül ağa’nın malı çok fazla idi.Alay gemileri ile Mısır’a gitmek mümkün olmadığı için Karadeniz’den yeni yapılıp gelen İbrahim Reis (İbrahim Çelebi)kalyonu ile gidilmeğe karar verildi.Sünbül ağa,malları,cariye ve seçkin atlarıyla gemiye bindi.Aynı gemi ile Mekke-i Mükerreme Kadısı Bursalı Mehmet Efendi ve bir çok Müslüman hacıları da birlikte yola çıktılar.Girit’te pusuya yatmış olan Malta korsanları tarafından ada civarında taarruza uğradılar.9.
Bu haberin duyulmasından sonra Sultan İbrahim hemen Malta üzerine sefer yapmaya karar vermişti.Silahtarlıktan ikinci vezir olan Yusuf Paşa,Girit üzerine serdar tayin edildi.Hükümet Rumeli askerlerinin Selanik’te,Anadolu askerlerinin Çeşme limanı’nda toplanmalarını emretti.30 Nisan 1645 yılında Serdar Yusuf Paşa Malta seferine çıktı diye donanma ile İstanbul’dan hareket etti.Daha sonra seferinin Malta gemilerine yataklık yapan Girit üzerine olduğu ilan edildi.Serdar Yusuf Paşa kumandasında Hanya fethedildi.10.Yusuf Paşa kumandasında Girit’te Hanya civarında karaya çıkan Osmanlı Ordusu 54 gün süren muhasaradan sonra Hanya Kalesi’ni almağa muvaffak oldu.11. Bütün Osmanlı memleketine fetih haberleri gönderildi ve şenlikler yapılması istendi.istanbul’da yapılan şenlikler şu şekilde kaynaklara yansımıştır:’’Hanya’nın fethini işidüp sadr-ı azam ol kadar hamdü sena eyledikidil ile vasf olmaz ve gelan ağaları olub huzur-ı hümayuna getürüb arz-ı serdan cenab-ı padişaha isal itdikte hakka şükürler idüp gelenlere hüsrevane hilatler giydirilüb ve üç gün üç gece donanma fermen olub hükkam-ı bilada umur-ı aliye gönderildi ve İstanbul şehri tezyin olunub gecelerde cümle dükkanlar küşad olub nice dahi kandiller yandırılub İstanbul içinde azim şenlikler oldu12.Kayseri kadısına gönderilen ferman metni şu şekilde sicillere kayıt edilmiştir.Girit’deki fetih münasebetiyle donanma ve eğlence yapılması hakkında fermen.13.


GİRİT KALESİ’NİN DONANMA İÇÜN GELEN EMR-İ ŞERİFTİR.

Düstür-ı mükerrem,müşir-imüfahham,nizamü’l-alem müdebbiru ümüri’l-cumhuri bi’l-fikr-i’s-sakip mütemmimü mehammi’l-enami bi’r-ra’yi’s-saib,mühemmidü bünyani’d-devleti ve’l-ikbal,müşeyyidü erkani’s-saadeti ve’l-iclalel-mahfüfu bi-sunüfi avatıfi’l-Meliki’l-ala,Karaman Eyaletine mutasarrıf olan Vezirim İbşir Mustafa Paşa edame ‘illahü Teala iclalehü tevki-i refi-i hümayün vasıl olıcak malum olaki,Düstür-ı mükerrem,müşir-i müfahham,nizamü’l-alem Girit seferinde asakir-i nusret measirime serdar-ı Ekrem olan vezir-i sani ve kapudanım Silahtar Yusuf Paşa edamellah-ü Teala iclalehu südde-i saadetime telhis gönderip memur olduğu dilaver-karan ile fi’l-leyli ve’n-nehar Girit ceziresinde muhasara hizmetinde olduğu Hanya nam hisarın…üstvarın etraf ve cevanib-i erbaası guzat-ı mü’minin ve güman-ı muvahhidin ile ihata eyleyüb metrisler kurulduktan sonra mihank-ahenktoplarıyla dökülüp,der-i duvarları kazılub burc-i badularında ve ce’alna aliye ha safi’lehe (Nihayet emrimiz gelince onların üstünü altına getirdik,mealinde Hud suresi:ayet:82)mefhum-ı şerifi nümayan olup gedikler açıldıkça tevekkülen alallahi’l Meliki’l-cebbar ve tevessülsen ila mu’cizeti rasuli’l-muhtar merdane ve dilir-ane sa’y ve guşiş ile yürüyüş eyleyüb husus-ı gazaya mahsus olan mucahidin-i zafer kusümun hücumları ile alemler bayraklar hisar divarına dikildikte küffar-ı hak,’’Ev hevvelethüm ileyhi Teala ila yevmi’l-karar’’(Kıyamet gününe kadar sürecek bir kokuyla Allah onları korkuttu)dahi burc-i bedenlerden aşikar top ve tüfenk ve humbara ve zenberek atub,iki taraftan muhkem dar-gir ve ayet-i kerime ‘’Ferikun fi’l-cenne’’(Onlardan bir grupda cennetlik.Şura suresi:7.ayet)ile tefsir olunub lakin ‘’el-umuru merhunetün bi-evkatiha’’mefhumu üzere ol gün kal-i mezbüranın feth ve teshiri müyesser olmayub badehü mah-i Cemaziyelahirin yirmi altıncı gününde ale’s-seher asakir-i İslam tekrar geldikte yürüyüşe mübaşeret eylemek sadedinde iken küffar-ı haksar-i akıbet-karları efkar ve pençe-i kar-zarları düşvar olduğunu mülahaza ile dahi emana nefsinikendülere sebeb-i evc-i asumani eylediklerinde müşarünileyh serdar-ı zafer-şiarım ‘’el-afvü zekatü’z-zafer’’(affetmek zaferin zekatıdır)muktezasıyla amel eylemeğe makul ve mahal görüb bi-gadibillah ü Teala kala-imezküreyi eman ile mah-ı mezburun yirmi altıncı gününde dahil-i kaza-i feth ve teshir olduğun ilam etmek ‘’şükran ala haza’n-niam’’Memalik-i mahrusamda olan kalalardan toplar atulup şenlik olmak fermanım olmuştur.Ol babda sana dahi hükm-i hümuyunum gönderilmiştir.Buyurdum ki,vüsul buludukta hak-ı Hasan ve Ali asakir –i nusret-i nusret meserimi Mansur ve kat-i ve küffar-ı hak-sarı makhur ve miri eyleyüb kala-i mezbüru dahil-i feth ve zafer eyledüğün niam-ı celileni eda-i şükr-i bi-kıyas ve ikau’l-lazimi’l kazası içün toplar atturup fişenkler ile donanma ittürüb ‘’ala zumi’l-eadi’’izhar-ı serdar-ı şadumanlık ettüresin.Şöyle bilesin alamet-i şerife itimad kılasın.Tahriren fi evasıt-ı Recebbi’l-Mürecceb sene hamis ve hamsin ve elf (15 Receb 1055).Kaydı:5 Şabanü’l-muazzam sene 1055
Be-makam-ı Kostantiniyye el-mahrusa14.

Hanya fatihi Yusuf paşa’dan sonra Girit’teki kuvvetlerin başına Budin valiliğinden mazul Deli Hüseyin Paşa serdar edildi.Hüseyin Paşa kendi gayret ve teşebbüsü ile giriştiği harekat neticesinde Kisamo,Üstürni,Apukuron,Granbosa ve Resmo gibi bir çok kaleleri fethedildi.Venedikliler bir taraftan Girit’te mücadele ederken bir taraftan da Girit’e gelecek donanmaların önünü kesmek için Çanakkale önlerinde mücadeleye devam ediyorlardı.Çanakkale önünde meydana gelen mücadele neticesinde Limni ve Bozca ada Venediklilerin eline geçti 15.Osmanlı donanması yeniden oluşturularak Venedikliler bir yıl sonra ağır bir mağlubiyete uğradılar;Bozca ada ve Limni adası geri alındı.Venedikliler Avrupa devletlerinin yardımını alsalarda pek başarılı olamadılar.Kandiye Kalesi’nin alınması bu sebeplerden biraz gecikti.16.
Avusturya ve Erdel meselelerini istediği şekilde başarılı bir şekilde halleden Osmanlı İmparatorluğu,nihayet müzmin bir hal alan bu Girit harplerine son vermek gayesiyle Fazıl Ahmet Paşayı gönderdi.Venedikliler,Kandiye kalesini kurtarmak için yaptıkları bütün teşebbüslerin neticesiz kaldığını görünce,Fazıl Ahmet Paşa’nın kumandası altında Osmanlı kuvvetlerinin iki buçuk sene devam eden ısrarlı hücumlarına daha fazla dayanamayarak barış teklifinde bulundular.Her iki taraf murahhasları arasında 30 Ağustos başlayan müzakereler 6 Eylül 1669 tarihinde 18 maddelik bir anlaşma ile sona erdi.17.
Osmanlı Devleti için Kıbrıs ve Girit’in İmparatorluk topraklarına katılmasının Jeostratejik ve ekonomik yönlerden büyük önemi vardı.Zira Ege ve Doğu Akdeniz’e tamamen hakim olabilmek için bu adaların elde tutulması gerekli idi.Bu arada bu adalarda gizlenen ve Venedikliler tarafından korunmakta olan korsanların saldırılarının Türklerin deniz ulaştırmasına çok zararı olması,bu saldırıların önüne geçilerek ulaşımının tamamıyla serbest bir duruma getirilmesi bu adalarda tesis edilecek hakimiyete bağlı idi.18.

İstanbul’daki Yeniçeri ayaklanmaları,Anadolu’daki Celali Ayaklanmaları,Arabistan ve Kuzey Afrika’daki karşı davranışlar,devlet otoritesini çok sarsmıştı.Avusturya ve İran’daki başarısızlıklar mali ve ekonomik durumu sarsmıştı.IV Murad’ın ayaklanmaları bastırması her ne kadar memleketi huzura kavuşturmuşsa da,onun arkasından I.İbrahim’in ruhi durumu,memleketi yeni bunalımlara sokmuş,bu süre içinde deniz kuvvetleri oldukça gerilemişti.19.Bu ortamda başlayan ve biten Girit seferi 24 yıl kadar uzun bir süre devam etmişti.Seferin uzun sürmesi Osmanlı Devleti vatandaşlarını olumsuz etkilemiş sürekli olarak savaş halinde bulunduğu için halka ardı arkası gelmeyen vergiler yüklenmiş,bu seferler halka pahalıya mal olmuştur.Ama neticede Akdeniz’in güvenliğisağlanmıştır.Osmanlı donanmasının ve gemilerinin bu sularda rahat hareket edebilmesi bu seferle mümkün olmuştur.


Erciyes Üniversitesi
Kayseri ve Yöresi Tarih
Araştırmaları Merkezi
Şeriyye Sicillerine Göre
Kayseri Sancağı ve Girit Seferine Katkısı
(1645-1669)
Yrd.Doç.Dr.Hava SELÇUK


Read story →    0 comments    -----


Reklam

Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player